KUVVETİN DORUĞUNDAKİ DEV: DELİ ÖMER

Ben
fakir ( Mustafa Düzleme) 1970’lerde üniversite yıllarımda İstanbul
basınında yazar-çizer olarak çalışırken illüstrasyon tekniğiyle
gazetelere Deli Ömer Pehlivan’ın hayatını yazıp resimlemeyi düşünmüştüm.
Bu niyet ile Pehlivanın yaşadığı Sultan Abdülhamid dönemine ait
pehlivanlıkla ilgili ne kadar kitap varsa aldım, inceledim. Ne yazık ki
bütün bu eserlerde Ömer Pehlivan’ın ismine rastlayamadım.
Bu durumu Deli Ömer’in ahfadına aktardım. Onlara “Ömer
Pehlivanı, İstanbul, İzmir ve daha başka batıdaki güreş meydanlarında
kiminle güreştireceğimi bilemedim. O zamanların profesyonellerinden olan
Koca Yusuf, Kara Ahmet, Adalı Halil, Kurtdereli, Madralı Ahmet, Filiz
Nurullah, Kızılcıklı Mahmut ve Altın Çağın diğer devlerinde hangileriyle
karşılaştıracağıma bir türlü karar veremedim. Eğer resimli eserimde
Ömer Pehlivanı bunlardan biriyle güreştirseydim, İstanbul ve diğer
yerlerdeki günümüz güreş uzmanlarının hücumuna, tenkidine, hışmına
uğrardım. Yazıp çizdiklerimin fos olduğu meydana çıkardı” dediğimde Pehlivanın torunları “dedemiz
Deli Ömer, başıma bir felaket getirirler korkusuyla batıdaki güreş
meydanlarında gerçek ismini gizleyerek takma adlarla müsabakalara
katılırmış. Her yerde ayrı bir isim kullanırmış. İşte bundandır ki
gerçek ismi eserlere pek geçmemiştir” cevabını verdiler. Bu
zaviyede hareketle Malatya ve yöresinde meşhur olan ünlü Pehlivanın
yaşanmış pek çok hayat hikâyesinden sadece birkaç tanesini aşağıda
kaleme aldım. Belki hatalarım olabilir düşüncesiyle okuyucuların affına
sığınıyor, fırtınalar yaratan bu Devin yaşamından kısa bir iki kesiti
gözler önüne seriyorum.
....
Malatya’nın yetiştirdiği,
Sultan Abdülhamid dönemi meşhur pehlivanlardandır. Nüfus cüzdanına göre
01.07.1880 yılında Malatya’nın Orduzu Kasabası’nda doğdu. Osmanlı
kayıtlarında Deliömerzade Bekir Ağa oğlu Ömer Oğlu Deli Ömer Pehlivan
olarak geçer.
Hayatta güç yetiremediği tek kişi kendisinden daha
iri ve daha güçlü, kuvvetli olan abisi İsmail Pehlivan’dı. Çağın
mutasavvıflarından Boranlı Mustafa Baba, İsmail Pehlivandan söz
edildiğinde; “benim üç parmağımın kalınlığı onun tek parmağının kalınlığı kadar ancak vardı” diyerek onun heybetini sonraki kuşaklara böyle aktarmışlardır.
Ömer
çocukluğunda ve gençliğinde Beydağı’nın yamaçlarında sürülerini
otlatır, onlara çobanlık ederdi. Özel yetiştirdiği tosunlarının
boynuzlarından yakalar, onları ileri geri ittirerek güç, kuvvet
egzersizleriyle bol bol idmanlarda bulunurdu. Onun antrenmanlarındaki
malzemeler tosunları, kaya parçaları, kütükler ve ağaç boğumlarıydı.
Çobanlığı
esnasında bazen kulağını toprağa yaslar, dinlemeye koyulur, hangi
taraftan davul zurna sesi duyarsa sürüyü arkadaşına emanet ederek o
tarafa koşardı. Düğünlerde yapılan pehlivanlık müsabakalarında sırtını
kimse yere getiremez, devamlı galip ayrılırdı er meydanından.
İşte
günlerden bir gün yine böyle bir atmosfer içinde Beydağı’nda
hayvanlarını güderken uzaktan davul sesi duydu. Sürüsünü çoban
arkadaşına teslim edip sesin geldiği tarafa yöneldi. Yürüye yürüye
Banazı’ya (Bugünkü Konak’a) ulaştı. Kalabalık bir toplulukla karşılaştı.
Gümbür gümbür davullar vurulmakta, zurnalar çalınmakta, o yörenin
meşhur pehlivanları birbirleriyle kıyasıya mücadele etmekte, ağalar ve
halk ise coşkuyla bu güreş müsabakalarını izlemekteydiler. Bu manzara
ile karşılaşan Ömer heyecanlandı, güreşmek arzusuyla vücudunun şiddetle
titrediğini hissetti.
Onun
haline vakıf olanlardan biri bu durumu o yörenin ağasının kulağına
fısıldadı. Ağa, heybeti, gücü kuvveti zahire akseden bu yabancı
delikanlıyı yanına çağırdı. Niçin heyecanlandığını, titrediğini sordu.
Onun meydandaki yörenin meşhur pehlivanlarıyla güreşmek istediğini
anlayınca arzusunu anında yerine getirdi.
Soyundurdu
kispetini giydirerek meydana saldı. Akşama kadar yapılan müsabakalarda o
yörenin meşhur pehlivanlarının sırtını teker teker yere getirdi.
Böylece Orduzulu Ömer pehlivan üstünlüğünü daima ortaya koydu, ispat
etti.
Ağa,
bu yabancı genç pehlivanı evine konuk etti. Yedirdi, içirdi, izzet
ikramda bulundu. Mevsimin yaz olması münasebetiyle akşam olduğunda
yatağını evin avlusuna serdi. Gündüz güreşlerde bir hayli yorulmuş,
terlemiş olan Ömer Pehlivan, gecenin geç vakitlerinde ortalıkta el ayak
çekildiği bir zamanda yorgunluğunu ve terini gidermek amacıyla soyundu,
kendisini evin avlusunda geçen derenin soğuk sularına bıraktı. Ne var ki
akıntıya kapılarak duvarın altından sürüklenip kaldığı evin
bitişiğindeki komşunun evinin avlusunda ortaya çıktı. Vücudu çıplak
olduğundan tir tir titriyordu. Gece sabaha kadar başkasının evinin
avlusunda öylece kalakaldı. Sabahleyin komşu ev sahibi dışarı çıktığında
evin avlusunda çıplak bir adam görünce önce şaşırdı. Sonra vaziyeti
anladı. Ömer Pehlivanı yeniden ağanın evine götürdü. Ağa olayı
öğrendiğinde “Pehlivan, bizi haberdar etseydin de su ısıtsaydık. Güzelce banyonu yapardın” diye
üzüntüsünü dile getirdi. Ağa, sabah kahvaltısından sonra Ömer
Pehlivan’ı onure etti. Heybesine birçok hediyeler koydurdu. Memnuniyetle
onu yolcu etti.
Orduzu
Pınarbaşı otlağında yayılan koyun sürüsünün başında Ömer pehlivan
bulunmaktaydı. O esnada Malatya’nın meşhur çalgıcılarından davulcu
Hasan’ın babası zurnacı Muhammet orada geçerken genç Ömer ile
karşılaştı. Hal hatırdan sonra aralarında şöyle bir konuşma oldu :
"Ömer
ben Gündüzbey’e gidiyorum. Orada variyetli bir ailenin düğünü var.
Güreşler tertip edilecek. Haydi sende gel ki er meydanında boyunu
göreler"
Ömer : "Gelirim ama sürüyü nereye bırakayım?"
Zurnacı Muhammet :"Hay Allah… Ömerin düşündüğüne bak… Koçu söğüdün dalına bağla. Böylece sürü koçun yanından ayrılmaz"
Söylenenler
yapıldı, yola düşüldü. Malatya'da işlerini tamamlamış olan birkaç
Gündüzbeyli genç de onlara katıldı. Yeşilyurt-Gündüzbey arasındaki bir
mevkide yolun kenarında iri bir taş bulunuyordu. Genç yolcular
kuvvetlerini deneme açısından sırayla taşı havaya kaldırmaya çalıştılar.
Ne var ki üç – beş santimden fazla kaldıran olmadı. Sıra Ömer’e geldi.
Bu Orduzulu genç hiç zorlanmadan sanki bir vinç misali aniden taşı
kucakladı, havaya kaldırdı hızla yanda bulunan tarlaya attı. Bu olaya
şahit olanların hayret ve şaşkınlık fısıltıları kulaktan kulağa
yayıldı.Nihayet Gündüzbey'e kavuştular, düğün evine gittiler. Güreşin
yapılacağı sahaya vardıklarında kenarda ağaca bağlı hasi (keçi) ile
ağacın dalına asılı içi para dolu keseyi gördüler. Bunlar güreşte
birinci gelecek pehlivana verilmek üzere bekletilmekteydi. Davullar
zurnalar çalındı, güreş başladı. Oradakilerden birkaç kişi Ömer’e
dönerek : "Ey genç , mademki pehlivan olduğunu söylüyorsun er meydanına
buyursana" dediler. Ömer soyundu , meydana çıktı. Güreşin başında
karşısına çıkan iki pehlivanın sırtlarını kolaylıkla arka arkaya yere
getirdi. Üçüncüde kendisinden daha iri, güçlü – kuvvetli, vücudu baştan
ayağa kıllı bir pehlivanla karşılaştı. Bidayette birbirlerine dalaşmaya
başladıklarında o cüsseli pehlivan , karşısındakinin korkunç gücü
karşısında anladı ki bu güreşi kaybedecek.

Fırsattan
istifade ani bir hareketle yanı başında bulunan dut ağacının dalına
tutunmasıyla başına çıkması bir oldu ve : "Pes ediyorum .Bu pehlivan
benim kapasitemin üstünde. Bununla güreşmek benim harcım değildir" dedi,
yenilgisini kabul etti. Ömer pehlivan gücüyle kazandığı keçiyi ve
parayı yanına aldı, üç-dört saatin akabinde yeniden Orduzu pınarbaşına
döndü .Gördü ki söğüt dalına bağlamış olduğu koç boynundaki ipten
kurtulmak için uzun çırpınışlardan mütevellit boğulmuş ölmüştür. Koyun
sürüsü ise sağa sola dağılmıştır .Bundan böyle Ömer’deki güreş aşkı
yaşam tarzının gereklerine tamamen galebe çalmış, dolayısıyla bu durum
iyiden iyiye belirginleşmişti.
Bir gün annesi, evlerinin avlusunda üzerinde odun yüküyle duran merkebi göstererek oğluna seslendi: “Ömer, odunları hayvanın üzerinden indir, kendini yormayacak şekilde azar azar kucakla da evin damına çıkarıver.”
Annesinin
ağzından bu sözleri duyan genç Ömer aniden eğildi, boynunu hayvanın
karnının altına soktu. Merkebi üzerindeki odun yüküyle beraber havaya,
omuzlarının üzerine kaldırdı ve o vaziyette taş merdivenlere basa basa
odun yüklü merkebi dama çıkardı. Bu duruma şahit olan annesi “ilahi Ömer neden böyle yaptın. Canına acımadın mı?” demekten kendini alamadı.
Bu
ve buna benzer korkunç kuvvetiyle ortaya koyduğu, akılları şaşırtan
daha pek çok hikâyeleri dilden dile anlatılarak Malatya ve yöresinde
bugünlere kadar gelmiş, bizlere kadar ulaşmıştır.
Malatya’da bu
yiğit sporunun tüm inceliklerini öğrenen ve er meydanlarında başarıyla
uygulayan manda kuvvetindeki Ömer Pehlivan, abisi İsmail hariç yöresinde
karşısında dayanacak başka bir güç göremeyince genç yaşında iken iyi
bir pehlivan olarak İstanbul’a gitti. Orada devrinin ünlü
pehlivanlarından birçoğu ile kapıştı. Ne var ki müsabaka yaptığı bu ünlü
pehlivanlar kimlerdi, bizce bilinmemektedir. Sadece yaşlılarca bize
ulaşan nakillerde Ömer Pehlivan'ın Adalı Halil ile yaptıkları güreşte
yenişemedikleri, onunla berabere kaldıkları, ancak Adalı'nın yaşının
büyük olmasından dolayı hakemin güreşi Adalı Halil'e verdiği, O'nu galip
ilan ettiği anlatıla gelir.
Yine
Deli Ömer’in ismi anıldığında, yöre halkınca söylene söylene, akıllara,
Sultan Abdülhamit’in başpehlivanı olduğu fikri sokulmaya çalışılmıştır.
Ne var ki kendisi de büyük bir pehlivan olan Sultan Abdülaziz tahttan
indirilip yerine Abdülhamid padişah olunca ilk işi Sultan Abdülaziz’in
pehlivanlarını dağıtmak, saray ocaklarını lağvetmek ve İstanbul’da güreş
müsabakası yaptırılmasını yasak etmek oldu. Bu yüzden durumları
sarsılan pehlivanların bazıları, Avrupa’ya, Amerika’ya, gitmeye mecbur
kaldılar. Orada yaptıkları güreşlerde Türkü’n acı kuvvetini dünyaya
tanıttılar.
Yukarıda
belirttiğimiz gibi, Sultan Aziz’den sonra pehlivan besleme merakı bir
müddet paşalar, beyler ve ağalar arasında devam etti. Bunlardan Sadrazam
Sait Halim Paşa, kardeşi Abbas Halim Paşa ve Yenişehirli Ethem Paşa
devrinin en tanınmış pehlivan bakan kimseleri idiler.
Bu
kaynaklardan yola çıktığımızda Ömer Pehlivan’ın İstanbul’da bulunması
işte bu devrelere rastlar. Ne var ki Pehlivan’ın hangi bey, ağa veya
paşanın bakımı altında olduğu yine bizce bilinmemektedir.
Bu
arada kilosu 210 okka olan korkunç güçte insan azmanı ecnebi bir
pehlivan İstanbul’a gelir. Paşaların mahiyetindeki pehlivanlardan
hiçbirisi bu ecnebinin karşısına çıkmaya cesaret edemez. Bu insan azmanı
Dev’le, boyunun uzun olmasından dolayı kapılara sığmayan ve
ağırlığı 105 okka gelen Malatyalı Ömer Pehlivan’ı eşleştirirler. Bu
gayrimüslim devin karşısında gayet hafif kalan Ömer de oldukça güçlü ve
kuvvetli bir pehlivandı. Sekiz saat güreş etse yorulmak nedir bilmezdi.

Güreş
akşama kadar sürdü. 210 okkanın karşısında 105 okkalık cüssesiyle
hücuma geçen, el enseler ve tırpanlarla karşısındakini hırpalamaya
çalışan, türlü oyunlarla onu yenmeye uğraşan bu Türk pehlivanı ne
yaptıysa dev yapılı çok kuvvetli ve eşine çok az rast gelinir bir
mukavemete sahip rakibini yerinden bile oynatamadı. Akşam olduğunda
pehlivanlar birbirlerinden ayrıldılar. Güreş ertesi güne ertelendi.
Paşa, Malatyalı Ömer’e döndü “pehlivan, bu devi alt etmenin hiçbir yolu yok mudur?” diye sorduğunda Ömer Pehlivan şu karşılığı verdi: “Paşam bu mel’unu yenmenin bir yolu vardır. Fakat ben bu yolu uygularsam başıma felaket getirirler diye korkuyorum.” Paşa heyecanla; “ korkma, arkanda biz varız, söyle bu nasıl bir yoldur?” diye sordu. Ömer Pehlivan “bunun yenilmesi fırsatını bulduğumda pençemi şiddetle onun karnına sokup ciğerlerini parçalayarak sökmemle mümkündür” cevabını verdi.
Bu cevap karşısında son derece heyecana kapılan Paşa
“tamam tamam… mağlup et de hangi yöntemle olursa olsun. Yeter ki sen
onu bertaraf etmeye bak. Hiç kimseden de korkma. Bize güvenini kavi
tut.” sözleriyle Malatyalı Ömer Pehlivanı cesaretlendirdi.
Ertesi
gün sabah erkenden beyler, paşalar, ağalar ve binlerce halk müsabakayı
seyretmek için önceden belirlenen geniş meydanda yeniden toplanmaya
başladı. Çam yarması ecnebi pehlivan, meydana bir sarhoş fil gibi geldi.
Öyle bir dehşetle geldi ki sanki yer yerinden oynadı. Arkasından Türk
Pehlivanı göründü. Malatyalı Ömer Pehlivan dünkü tecrübelerine dayanarak
ağırlığı kendisinin kat kat üzerinde olan rakibinin öyle oyunla filan
mağlup olabileceğine artık pek ihtimal vermiyordu. Buna binaen güreşin
başında rakibine karşı göstermelik birkaç oyun sergiledi. Amacı
fırsatını bulup akşamleyin Paşaya söylediklerini uygulamaktı. Az zaman
sonra bir an geldi ki o fırsat görünmeye başladı. Tam bu sırada aniden
meydanda “YA ALLAH!” sayhası yükseldi. Bu ses tâ uzaklarda yankılandı.
Aynı anda Ömer Pehlivanın sağ eli bileğine kadar ecnebi pehlivanın
karnına gömülmüştü. Arkasında canhıraş acı bir feryat yükseldi. Dağ gibi
adam sırtı üzerine boylu boyunca yere uzanmıştı.

Birden
bire meydanda bir gürültü, bir tezahürat, bir alkıştır koptu. O anı
fırsat kollayan paşanın hazırlıklı adamları yıldırım hızıyla meydana
daldılar; bir anda Malatyalı Ömer Pehlivan aniden kayıplara karıştı.
Ondan sonra şarktan kopup gelen bu pehlivanı İstanbul’da ne duyan oldu
ne de gören oldu.
Birkaç
gün sonra İstanbul’a yüzlerce kilometre uzaklıkta bulunan Ege’nin ılık
rüzgârlarının estiği, efeleriyle ünlü, zeytin ağaçlarıyla dolu İzmir
ismindeki güzel ve şirin bir şehirdeyiz. İşte bu şehirde çimenlik, geniş
bir alan… Etrafına gölgelik olsun diye beyaz çadırlar kurulmuş… Bu
çadırların içinde ve dışında kimileri oturmuş, kimileri ayakta duran
binlerce kişi sıralanmış heyecanla bu yeşil alanın ortasında, galip
gelmek için bütün güç ve hünerlerini seferber eden ve de birbirleriyle
kıran kırana mücadeleye girişen pehlivanların ata sporu yağlı
güreşlerini seyre dalmışlardı.
İşte
bu pehlivanların içinde birisi vardı ki, güreşe meraklı olup da
İstanbul’dan veya Malatya’dan İzmir’e gidip bu güreşe kendilerini
kaptırmış olanlara hiç de yabancı gelmiyordu. Bu pehlivan Malatyalı Ömer
Pehlivandan başkası değildi. Yani yöresel adıyla Deli Ömer’di. Ne var
ki bu şarklı Pehlivan rakibini mağlup edebilmek için onun neresine el
atıyorsa, ikisinin de vücutları baştan ayağa yağlı olduklarından, hemen
kayıyor dolayısıyla karşısındakinin elinde kolayca kendini kurtarıyordu.
Ömer Pehlivan bu kayma karşısında uzun zaman ne yaptıysa rakibini
yenebilmek için olumlu, somut bir hareket ortaya koyamadı. Sonra nasıl
olduysa eliyle onun kispetini yakaladı ve anladı ki bu yağlı güreşte o
pehlivanı ancak onun kispeti tarikiyle yenebilir. Bu yönden hareketle
kısa zamanda rakibini altına aldı, sırtını yere getirdi. Sonra zafer
işareti yaptı. Hakem şarklının galibiyetini elini havaya kaldırarak ilan
etti.
Bu
olayı seyre dalmış olan ve İzmir’de çiftlikleri bulunan zengin bir
tüccarın dünya yüzünde evlat olarak tek bir kızı vardı. Bu korkunç
kuvvet karşısında hayranlığını gizleyemeyerek Malatyalı Ömer Pehlivana
karşı kanı kaynamaya başladı. Ona yakınlık gösterdi. Onun gibi bir adama
ihtiyacı olduğunu, ısrarla kızını nikâhına almasını istedi. Gerek direk
gerek dolaylı yollardan ne kadar çok uğraştıysa da Ömer Pehlivan’ı bu
nikâh işinde ikna edemedi. Nihayet ümitlerinin boşa gittiğini anladı,
şöyle dedi: “Pehlivan, bu senin için bir nimetti; fakat sen
elinin tersiyle bu nimeti geriye ittin. Kabul etmedin. Bir gün gelir bu
olayı hatırladıkça pişmanlık duyacaksın. O zaman iş işten geçmiş olur.
Şimdi var git. Ayağına çarığını takarak Malatya dağlarının eteklerindeki
kıraç arazilerde öküzlerin çektiği karasabanın peşine takıl…” Deli
Ömer, Malatya’ya gelişinden sonraki yıllarda yukarıdaki bu nikah
teklifini ve İzmirli zengin tüccarın sözlerini her hatırlayışında niçin
kabul etmedim diye hayıflanmış, her seferinde pişmanlık duygularını
açığa vurmuştur.
Gurbet dönüşünün akabinde hayatında mağlup
edemediği tek varlık olan abisi İsmail Pehlivanı ısrarla kendisiyle
güreş tutmaya davet etti. Ne var ki aklıselim açısından kendisinin kat
kat fevkinde olan ve de ağırbaşlılık ve kâmillik yönünden temerküz etmiş
bulunan İsmail Pehlivan, Ömer’e bahçesindeki bir üzüm hevengini
gösterdi, mülâyemetle kardeşine şu teklifte bulundu: “Benim
pehlivan kardeşim, hangimiz hangimizi mağlup edeceğimiz hususunda sana
bir teklifim var. Bu hevengi sırayla ellerimizle tutacağız ve kendimize
doğru çekeceğiz. Hangimiz bu üzüm hevengini yerden söküp çıkarırsa o
öbürümüzü yıkmış, belini yere getirmiş sayılacak.” Abisinin bu
teklifini cazip görerek kabul eden Deli Ömer bütün gücünü seferber etti,
üzüm hevenginin gövdesini iki eliyle yakaladı, şiddetle yerden sökmeye
çalıştı. Fakat ne kadar uğraştıysa da muvaffak olamadı. Sıra abisine
geldi. İsmail Pehlivan üzüm hevengini tek eliyle tuttu. Tutmasıyla
yerinden sökmesi bir oldu. Bu manzara karşısında Ömer Pehlivan hiçbir
zaman abisi İsmail Pehlivanı yenemeyeceğine emin oldu. Yenilgisini kabul
etti. Ömrünün sonuna kadar bir daha abisine böyle bir söz etmedi, böyle
bir teklifte bulunmadı.
Ömer
pehlivanın kız kardeşi Malatya’nın Hatunsuyu Köyünde evli olup yaşamını
bu beldede devam ettirmekteydi. Günlerden birgün pehlivan ziyaret
dolayısıyla bu köye uğradı. O esnada eniştesi bahçeyi sulamaktaydı. Ne
gariptir ki o yörede herkesin kendisinde çekindiği şerli bir kişi
bunların suyunu kesmişti. Oysa ki köyün sakası o sırada suyu
eniştesigile vermişti. Deli Ömer bu durumu öğrendiğinde eniştesine döndü
: "Siz kenarda durun… Bu olaya karışmayın … Ben işi hallederim" dedi.
Küreği omuzuna atarak harığın geldiği tarafa yöneldi. Suyu eniştesinin
bahçesine çevirdi, beklemeye başladı. Az zaman sonra suyu kesilmiş olan
şerli adam küfür ede ede harığın yanına geldi. Suyu yeniden kendi
bahçesine döndermek istedi. Ömer Pehlivan adama yaklaştı ve : "Hemşehrim
şu anda bahçe suluyorlar. Neden başkasının suyunu kesiyorsun" dedi.
Adam dövmek amacı ile küfürleri havada savura savura Deli Ömer’in
üzerine yürüdüğünde pehlivan aniden onu kıskıvrak yakaladı, havada
uçuşan bir top gibi karşıdaki dırılığının içine fırlattı. Aynı anda o
şahsın ağzından çıkan bir "aaah!" sadası çevreye yayıldı. Adam dehşet ve
şaşkınlık içindeydi. Her tarafında dikenler vücuduna batıyor, dırıların
içinde kıpırdayamaz bir vaziyette bulunuyordu. Anladı ki karşısındaki
zorlu bir kişidir. Yalvarmaya başladı : "Yiğidim, ne olur beni bu
dırıların, dikenlerin içinden kurtar. Namus sözü veriyorum; eğer beni
buradan kurtarırsan sizin bahçenizi de ben sulayacağım. Bahtına düştüm"
diye inledi. Bu vaziyet karşısında Ömer pehlivan içinde yeşeren merhamet
hislerine yenik düştü. Elinde tuttuğu küreğin sapının diğer ucunu acze
düşmüş o şerli adama doğru uzattı: "bu sapa sıkı sıkıya tutun. Seni bu
dırılıktan kurtaracağım" dedi. Adam küreğin sapının diğer ucuna sımsıkı
yapıştığında Ömer o korkunç gücüyle küreğin ucundaki asılı adamı havaya
kaldırdı, dırılıktan kurtardı ve yandaki boş alana bıraktı. Korkudan
küçülmüş, pısırıklaşmış olan adam çekine çekine sordu: "Yiğidim, sana
kim derler? Nerelisin? Nereden gelip nereye gidersin?"
Ömer
pehlivan : "Bana pehlivan Deli Ömer derler. Orduzuluyum. Kız
kardeşimgile misafirliğe geldim. Bu sulanan bahçe de eniştemindir"
cevabını verdi. Adam öpmek maksadıyla Ömer pehlivanın eline uzandı fakat
Deli Ömer elini vermedi. Sonra ezile büzüle buruk bir şekilde
pehlivanın yanından uzaklaştı. Bu olay Hatunsuylular tarafından dilden
dile anlatıldı, zamanla çevre köylere, kasabalara hatta çok uzak yerlere
kadar ulaştı, destanlaştı.
Orduzulu Deli Ömer Pehlivan,
askerliğini Kafkas Cephesinde yaptı, savaşa katıldı, büyük
kahramanlıklar gösterdi. Şiddetli soğuktan ayak parmakları dondu. Bu
donmanın vücudun diğer uzuvlarına zarar vermemesi için başparmakları
hariç ayaklarının diğer bütün parmaklarını kestiler. Böylece bu
parmaklar hayatı boyunca bir daha iyi olmamak üzere tamamen fonksiyonunu
yitirdi, sakat bir hale duçar oldu.
Bu halde iken bile yörenin
pehlivanları onun insana dehşet veren korkunç kuvveti ve heybeti
karşısında temkini elden bırakmazlar, kolay kolay onun karşısına çıkmaya
cesaret edemezlerdi. O havalinin pehlivanlarından biri, yarı soyunmuş
vaziyette Orduzu’daki Ali Tepesi’nin yanında bulunan bir bahçede Deli
Ömer’in de içlerinde bulunduğu topluluğun önünde : “Hepinize meydan okuyorum. Yediden yetmişe yüreği atan varsa karşıma çıksın!” haykırışlarıyla
ve de naralar atarak oradakilere meydan okumaya başlamıştı ki güreş
meydanlarının eski kurtlarından Ömer Pehlivan birden bire yerinden
silkindi. Ayak parmaklarından sakat ve yaşlı olmasına rağmen
doğruluyordu ki, halka meydan okuyan, naralar patlatan o saygısız
pehlivanın korkudan aniden kenara koyduğu elbiselerini kucaklaması,
fırlaması ve yıldırım hızıyla Ali Tepesi’nin başında soluğu alması bir
olmuştu. Bazen bu olayı hatırlayan ve anlatan Orduzu’nun bir kısım
yaşlıları gülmekten ve dinleyenleri güldürmekten kendilerini alamazlar.
Bundan sonra ömrünün nihayetine kadar Malatya’nın Orduzu Kasabasında
ikamet eden ve çiftçilikle meşgul olan bu ünlü pehlivan 03.02.1955
tarihinde Hakkın rahmetine kavuştu.
Orduzu’da halk arasında anlatıla gelir:
Kabristanda cenazenin defin işi yapılırken o toplumun içinde bulunan
keşfi açık zevata, Orduzu Pınarbaşı tarafından hatiften sesler gelmeye
başlar. Dalga dalga; kâh alçalan kâh yükselen bu sesler şu mısraları
terennüm edermiş:
Allah Allah illallah
Hayır gele inşallah
Pirimiz Hamza Pehlivan
Aslımız neslimiz hep pehlivan
Alta geldim diye erinme
Üste çıktım diye sevinme
Alta düşersen apış
Üste çıkarsan yapış
Vur sarmayı kündeden at
Gönder Muhammet’e salavat
Biri here biri kara
Ben çıkıyorum arada
Mevla sizi kayıra
Allah derman vere
Pehlivanların piri
Hazreti Hamza’dır biri
Allah Allah illallah
Hayır gele inşallah
Merhumun kabrinin üzeri toprakla doldurulunca sesler yavaş yavaş azaldı
azalır. Daha sonra Venk Köyü tarafına kayan bu nidalar az zaman sonra
esrarengiz bir şekilde kaybolur, gider... Ortalık ruhani ve uhrevi
havaya bürünür. Sanki ulu bir çınar ağacı devrildiğinde üzerindeki
kuşların uçup gitmesi gibi merhumun mezara gömülmesiyle meşrep ve
mesleğini gönüllere nakşeden bu esrarengiz sesler, kuşlar misali sanki
uçup gitmişler, derun âlemi külliyen sessizliğe gömülürler.
Ey koca çınar! nur içinde yat…
____________
KAYNAK: MUSTAFA DÜZLEME