ŞEYH ABDULLAH FAHRÎ BORANÎ’al MALATÎ (1864-1908)
Abdullah Fahrî Baba Milâdi 1864 yılında Harput’a bağlı
Tutluköy yöresinde Bozolar köyü Maho veya Mehan mezrasında doğar. Babasının adı
Osman, annesinin adı Ayşe’dir. Çocuk denecek yaşta annesini kaybeden Abdullah,
ilim öğrenmek aşkı ile on iki yaşında iken çiftini, çubuğunu, köyünü bırakır,
tahsil için Malatya’ya gelir. Battalgazi ulu Camiinde imamlık ve medreselerde
müderrislik görevlerinde bulunan aslen Medine’li ve Kureyş kabilesine mensup
ulemâdan halasının kocası Hacı Ahmed Efendi’den ilm-i sarf, nahv, mantık,
münâzara, vad; beyân, mcâni, bedi; belâgat, kelâm, usûl-i fıkıh, hadis, tefsir,
tasavvuf, nush-i bil müslimin, ifta-i alel mezhebin, ulûm-i hikemiyye yani
hikmet-i tabîiyye (fizik, biyoloji), hikmet-i ilâhiyye, riyâziyye (hesap ve
hendese), hey’et (astronomi) ve Farsça dersleri tahsil eder, parlak zekâsı ve
kuvvetli hafızası sayesinde kısa zamanda olgun bir kişi olur. Aynı zamanda
Abdullah’ın hâl ve harekatını çok beğenen ve diğer talebelerine olan fâikiyetini
gören Hacı Ahmed Efendi, onu büyük kızı Zeynep ile evlendirerek damatlığa kabul
eder. Ne var ki bu evlilik uzun sürmez. Hacı Ahmed Efendi’nin vefatından kısa
bir müddet sonra Zeynep de dâr-ı dünyadan dâr-ı ukbaya göç eder. Takriben
1885-1886 yıllarında birinde hocasının vefatıyla onun yerine Abdullah Fahrî
getirilir. Bu sırada Sivas’lı Nur Ali Baba’nın hulefasından aslen Hekimhan’lı
olan ve Battalgazi’de dergâhı bulunan Hasan Baba adlı bir Kadirî Şeyhine
bey’atta bulunur. Hekimhan’lı Hasan Baba, genç müridini çileden çileye geçirir,
riyazet oruçları ve birçok manevî tecrübelerle onun hâl ilminde tam manâsıyla
olgunlaşmasına çalışır. Nihayet Abdullah Fahrî’yi kendisinin mümessili olarak
Fırat suyu kenarındaki İmamlı (İmamoğlu) köyüne gönderir. Beş metre uzunluğunda
olan Arapça metinlerden müteşekkil ve de son kısmında Sivas’lı Nur Ali Baba ile
diğer üç zatın sikke tarzında mühürleri bulunan Abdullah Fahrî Baba’ya verilen
Tarikat icazetnâmesinin Osmanlıca metin kısmında şöyle paragraflar geçer: “Avâm
ve ümmi tefehhümleriyçün bilâ fesahat ve belâgat nasihatname-i Parçikan’ın
fazâili seyr ü sülûk da mütemekkin ve sâkin olan pâk-i İslâmiyyeden mübeyyin ve
muhlisin ve mutekidin, tarikat-ı âliye-i Hazreti Kadirîye-i aziz Ekremlerim
an-il gıyap huzuru sâdıkanelerine selâmün aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuhu
aleyhim ecmain. Ve badesselâm, nümûde-i fakirânemdir ki hâmil-i nasihatname-i
dervişânım Abdullah Fahrî’nin geçenlerde sıdk ve hulûs birle dergâh-ı
fakirâneme gelmiş ve çend-rûz müddet ikâmetlerinde dikkat olunup kavl ve
fi’ilinde hilâf-ı şerî şerif bir hareket müşâhede olunamamış ve belki
haddizatında harekâtü sekenâtlarında sulehâ-i ümmetten olduğu anlaşılmış olduğu
cihetle taraf-ı fakirânemden üç şey üzere me’zuniyet ve icazet mumâileyhe
verilmiş olan Hekimhan Kazasında vesâir karyelerde fukaralar ile bilâ riyazet-i
hâlise ve âmal-i sâlihe birle zikrullaha ruhsat verilmiştir. Ve sâniyen
mumâileyhin mâdûnunda olan kimselere bildiği mertebe nasihat ve mâfevkinde olan
zevatların istimâ’ ve nasihat etmeğe izin verilmiştir. Ve sâlisen bir kimesne
tarikat-ı âliyyeye heves ederse, nezd-i fakirâneme gelinceye kadar ol kimesneye
Kelimei Tevhid ve Lâfzı Celâl’den ve istiğfar ve salâvatı şerifeden ol
kimesnenin kabiliyeti miktarınca kıraate ruhsat verilmiştir. Tarafımızdan
me’zuniyet verilmiştir. Amma bir kimesne hâlisen muhlisen livechullâhı teâlâ
yani Allah rızasıyçün sahihen bilâ kizb-i hilâf olmadığı halde hakikaten derviş
olmak isterse bu cânibe gelsün yed ile tarikat-ı âliyyeye biat ve inâbe etsün…”
Hasan Baba vefat edince, Şeyhin müridleri Abdullah
Fahrî’nin etrafında toplanırlar. Fakat Abdullah Fahrî daha ilerisini
istediğinden kendisine önderlik yapabilecek kâmil bir mürşid aramağa koyulur.
Bir gece rüya âleminde Şeyhi tarafından kendisine bildirilen: “Yavrum Abdullah,
biz hepimiz Hacı Ömer Baba’ya bağlıyız. Durma sen de o mürşide bağlan” emr i
işareti üzerine Harput’un Köğenk köyünde bulunan Kadirî ve Nakşibendî
Tarikatlarının temsilcisi Şeyh Hacı Ömer Hüdayî Baba Hazretlerine gider. Bu
esnada Hacı Ömer Hüdayî Baba tekkedeki müridlerine birkaç saat ötede Köğenk
köyüne doğru gelmekte olan Abdullah Fahrî Baba’yı bildirir ve: “Malatya
beldesinde Abdullah Fahrî Efendi namıyla maruf yüce bir zat tekkemize geliyor.
Gidin onu karşılayın” emrini verir, onları Abdullah Fahrî Baba’yı istikbâle
gönderir. Yine Şeyh Ömer Hüdayî, Abdullah Fahrî’yi görünce: “Abdullah Efendi
oğlum, altı yıldır bizim defterde kayıtlıydın” der, sonra yanındakilere:
“Abdullah Fahrî Efendinin başında çok büyük alâmetler görülüyor” sözlerini
söyler. Tarikatına kabul buyurarak onu özenle yetiştirir. Zamanla Hatip
Abdullah Fahrî Babayı çile-i erbaine sokar. Kırk gün dolunca kendisine icazetle
birlikte sancak, post, hırka, taç, meşgale, keşkül, sac, asa vb… emanetler
verir, sağlığında halifesi olarak Malatya’da halkı irşada memur kılar. Abdullah
Fahrî Baba, Osmanlıca bir metinde bu durumu kısaca şöyle anlatır: “Abdullah’üş
Şerif’al-Fahrî evvelâ intisabı Hasan Babaî Hekimhanî’den olup bade zuhurat-ı
kesîre ile Hazreti Ziyaeddin’al-Kadir ve Seyyid’al-Hacı Ömer’ül-Hüdayî’ül-Harpudî’den
postnişin oldu.”
Abdullah Fahrî Baba, Malatya’ya bağlı Boran köyünde açtığı
zaviyesinde gönüllerde Tevhid nurunu; Kitabullah’ın emrettiği ve Resûlüllah
(S.A.V.)’ın talim ettiği şekilde yakmağa çalışır. Az zamanda pek çok mürid ve
muhibbanı olur, birçok olgun ve bilgin Şeyhler yetiştirir. Malatya ve
çevresinde güzel huyu, takvâsı ve kerametleriyle şöhret bulur. Kirişçi-zâde
Keşşaf Efendi, Emîr Ahmed-zâde Osman Avnî Efendi, Harput’ta Beyzâde Hacı Ali
Rıza Efendi ve benzeri ulemâ kendisini takdir ederler. O tarihlerde Harput’un
ünlü meşayıhından olan, çağın mutasavvıfları ve halk tarafından Kutb ül irşad,
Gavs üs Sâmi telâkki edilen üstazı Şeyh Hacı Ömer Hüdayî Baba Hazretleri, bir
gün Köğenk’teki tekkesinin önünde abdest almakta olan Abdullah Fahrî Baba’yı
işaret ederek çevresindekilere şöyle buyurur: “Kemali âsumâniye ermiş lâkin
ömrü vefa vermiyor.” Mürşidinin, Abdullah Fahrî Baba hakkında söylediği bu
cümle, Boranlı Şeyhin manevî âlemdeki derecesini anlatmaya kifayet eyliyor kanaatindeyiz.
Devrin Padişahı Sultan İkinci Abdülhamit Han, Abdullah Fahrî Baba’ya yazdığı
mektubunun sonuna “…Şeyhimin ellerinde bûs ederim” cümlesini nakşetmiş böylece
Boranlı Şeyhe karşı teveccühlerini izhâr eylemişlerdir.
Anlatırlar ki: Malatya müftüsü Emir Ahmed-zâde Osman Avnî
Efendinin başında bulunduğu, içlerinde Keşşafhocanın da hazır olduğu Malatya’da
devrin ilim erbabı, sık sık cemaat halinde Boran köyüne Abdullah Fahrî Baba’nın
zaviyesine gelirler, Keşşafhoca ile Abdullah Baba arasında münazaralar cereyan
ederdi. Ne var ki bu fikir tartışmaları pek çok kez vukû bulmasına rağmen
birbirlerine iyi muamele yaparlardı. Ulemânın ve mutasavvıfanın ahlâkına
yakışan da zaten budur. Onlar geniş gönüllü ve müsamahalı kimselerdi.
Aralarındaki münazaralar şöyle olurdu: Malatya ve çevresinde ilmi kariyere haiz
bu zevat Boran köyüne zaviyeye gelmeden önce Abdullah Fahrî Baba, çeşitli
Şer’î, Fıkhî, Tasavvufî vb. kitaplarda Keşşafhocanın tenkit ettiği, eleştirdiği
zor meselelerin çözümlerini ortaya çıkarır, şakirtlerinden Boranlı Mustafa
Baba’ya, kitaplardan işaretlemiş olduğu bu mevzuları gösterir, ve: “Oğlum
Mustafa Efendi, Keşşafhoca’yla münazara başladığında kitaplarda işaretlemiş
olduğum o mevzularla ilgili sahifeleri, konuları Keşşafhoca’nın önüne açarsın,
ona gösterirsin” sözlerini söylerdi. Keşşafhoca, Malatya’nın seçkin din
adamlarıyla Boran Köyüne Abdullah Fahrî Baba’nın zaviyesine geldiklerinde,
Abdullah Baba ile ilmi tartışmalar başlar, bu arada Boranlı Mustafa Baba,
Abdullah Baba’nın çeşitli şer’î kitaplarda önceden belirtmiş olduğu sahifeleri
açar, tartışılan konuların cevaplarını,
açıklamalarını Keşşafhoca’nın gözleri önüne kor. İlmi tartışmalar had safhaya
varınca cemaatın başında bulunan o zamanın Malatya müftüsü ulemâdan Emir
Ahmed-zâde Osman Avnî Efendi, Abdullah Baba ile Keşşafhoca’yı kucaklaştırır,
birbirlerini öptürür, böylece aralarını yeniden yumuşatırdı. Keşşafhoca,
devrindeki Tasavvuf ehline, meşayıhın zümresine dil uzatıp onları tenkit
etmesine rağmen Abdullah Fahrî Baba hakkında hep olumlu konuşur, ve: “Abdullah
Baba’ya tenkit yollu söylenecek tek kelime bulamıyorum. O devrimizde Şer’î
şerif kapsamı içinde haza mürşiddir, Şeyhtir, mutasavvıfların üstadıdır, kalbur
üstüne gelenlerdendir. Konuştuğu zaman belâgatta Gavs ü âzam Şeyh Abdülkadir Geylânî’yi
andırır. Münazara ve mübâhese yaparken Ehli Sünnet vel cemaat imamlarını
hatırlatır. Sohbeti çiçek bahçesi, fikirleri meyve yüklü dallar gibidir” derdi.
Abdullah Fahrî Baba’nın meclisinde bilginler, şeyhler,
hocalar, eşraf ve ağalar eksik olmadığı gibi çevrede bulunan eşkiyalar,
hırsızlar ve bunlara benzer bir sürü gayri meşru yolun adamı onun feyizli
sohbetleri sayesinde nefislerini ıslaha yönelirler. Onun müntesipleri arasında
fakirler ve meczup insanlar da pek çoktur. Ne var ki Abdullah Fahrî Baba’nın
taşıdığı üstün vasıflardan birisi de meclisine gelen kimselerin zenginini,
fakirini bir nazarla görmesidir. Fırat suyu kenarındaki İmamlı (İmamoğlu)
Köyünde başladığı irşad ve cami imamlığı görevini Çöloğlu, Kilisik ve Etabek
köylerinde devam ettirir. Boran köyünde kendi ismiyle söylenen Fahrî Baba
zaviyesinin faaliyete geçmesiyle bu durum iyice kuvvet bulur, rahle-i tedrisi
gittikçe genişler.
Abdullah Fahrî Baba, Boran köyündeki Fahrî Baba Tekkesinde
postnişîn-i irşad makamını deruhte ederken Malatya ve çevresinde birçok Kadirî
tekke ve zaviyeleri mevcuttur. Bunlardan bazıları şunlardır:
Kazmalı Baba
Tekkesi: Büyük Hüseyinbey mahallesinde idi.
Sancaktar Baba
Tekkesi: Sancaktar mahallesinde idi.
Muhammed Tahir Baba
Tekkesi: Cevherizade mahallesi derununda idi.
Hatuniye Tekkesi: Çukurdere
mahallesi kurbunda idi.
İbrahim Baba
Tekkesi: Çırmıktı Kariyesi derununda idi.
Abdullah Fahrî Baba, orta boylu, muntazam ve necib simalı,
burnu kemerli, erken ağarmış sarı saçları iki örgü halinde beline kadar uzun,
hayatı boyunca yüzüne ustura vurmamış ve sakalının ucuna makas değmemiş, çok
âhenktar bir sese malik, nazarları çok emin ve nafiz, zekâsı, dehâsı ve
fevkaladeliği bütün tavır ve hareketlerinden belli olan, çevresinde halk
arasında büyük bir emniyet ve hayranlık kazanan bir insan olmakla birlikte, çok
yumuşak huylu, çok müşfik, halka olan merhamet ve şefkatinin tesiriyle
kolaylıkla gözlerinden yaşlar boşanıveren arif i billah, arif i kâmilin
payelerine erişmiş muttaki bir zattı. Hakkın yed’i tasarrufundan masivayı terk
etmiş, Mevlâ ile kaim olmuş bir şahıstı. Kendisine ölmüş kalbleri ihya
edebilecek bir kabiliyet bahşedilmişti.
Abdullah Fahrî Baba, dünyevi yönden çok fakirdi. Fakat
yoksulluktan zevk alıyor onunla iftiharlık duyuyordu. Bu sebepten
muhabbetullahın lezzetine ermişti. Zaten onun mübarek sıfatları, dünyayı terk,
masivadan tecerrüd, vücudu hakkaniyi müşahede idi. Maişetlerine bir çekirdek
bile haram karışık değildi. Helâl kazanmak, kendilerine ve hanesi halkına helâl
lokma temin etmek için haddinden fazla dikkat ederler ve çok korkarlardı.
Abdullah Fahrî Baba, zevcesi olan, hocası Hacı Ahmed
Efendi’nin büyük kızı Zeyneb’in vefatından sonra Fırat suyu kenarındaki İmamlı
(İmamoğlu) köyünde yine Zeyneb isimli bir kızla ikinci izdivacını yapar. Bu
izdivaçtan Ayşe, Ümmühan, Zübeyde, Fatıma ve Azize isimli kızlarıyla Osmanı
Faik isminde bir oğlu dünyaya gelir. Ne var ki erkek çocuğu henüz yedi yaşında
iken zatüriyye hastalığına tutulur ve kurtulamayarak vefat eder. Kendilerinden
sonra nesilleri ancak kızları yoluyla devam eder.
Nakledilir ki: Boranlı Şeyhin dünya yüzündeki tek oğlu
Osmanı Faik yedi yaşında zatüriyye hastalığına yakalanıp vefat edince Abdullah
Baba’nın yüzünde en ufak bir üzgünlük alâmeti görülmez. Bu hazin vakâya hanımı
Zeyneb çok üzülür, günlerce ağlar, gözyaşı döker. Hanımının günlerce ağladığını
gören Şeyh, Allah’a karşı göstermiş olduğu büyük bir teslimiyetle: “Zeyneb, bir
daha ağladığını gördüğümde evi terk edeceğim. Bir daha eve dönmeyeceğim”
ihtarında bulunur, hanımının Hak’dan gelen ilâhi emir karşısında üzülmesini,
gözyaşı dökmesini men eder. Abdullah Baba, vefat eden oğlunu kendi elleriyle
yıkar, namazını kıldırır ve defneder.
Boranlı Şeyh, Tasavvufun ince vasıflarını taşıyarak derin
manâsını parlak manzumeleriyle anlatmaya çalışan ve adını Türk eserlerine
geçiren Malatya’nın bugüne değin yetiştirdiği en büyük mutasavvıflarından
Niyazi Mısrî’den sonra yetişmiş fakat maalesef uzun yıllar ismi eserlere
geçmemiş olan on dokuzuncu yüzyıl sonlarında yaşamış meşhur bir sûfidir.
Abdullah Fahrî Baba, daha ziyade tasavvufî yönüyle tanınmış bir şahsiyettir.
Her ne kadar, edebi mahsuller ortaya koymuş olsa da, o, her şeyden önce tekke
sahibi bir “Şeyh”tir. Vaktini oturup eser yazmakla geçirmekten ziyade, belli
bir disiplin içerisinde mücâhede ve riyâzetle, zikirle, müridlerini ve halkı
sözlü irşadla geçirmeyi tercih etmiş, fazla eser yazma yoluna gitmemiştir.
Hazreti Şeyhin sayfaları eksik bir divânı ile yine sayfaları eksik bir risâlesi
mevcuttur.
Abdullah Fahrî Baba, mürşidi Hacı Ömer Hüdayî Baba’nın
vefatından iki yıl sonra, yani Hicri 1326 (Milâdi 17 Mart 1908) tarihinde bir
Pazar akşamı henüz kırk dört yaşında iken Hakkın rahmetine kavuşurlar (k.s.).
Boran’lı Şeyh’in ölüm hadisesi, bazı kesimlerde halk
arasında tevâtür halinde bize kadar şöyle ulaşmıştır: Gündüz, Boran’daki zaviye
de ihvanın kalabalık olduğu bir anda Abdullah Fahrî Baba’ya uyku hâli gibi bir
hâl gelip kendinden geçer. Bu hâl bir müddet devam eder, sonra gözlerini açar
ve yüksek sesle: “Eyvah, ben büyük bir saygısızlıkta bulundum” der. Hazirundan
biri: “Baba efendi, ne yaptın, ne oldu?” diye sorar. Abdullah Fahrî Baba:
“Gelin şu sakalımdaki su damlalarına bakın” dediğinde, İbrahim Efendi adında
bir zat havlusunu uzatarak Abdullah Fahrî Baba’nın sakalındaki su damlalarından
bir kaçını alır ve diline vurur, sonra şiddetle tükürür ve: “Baba efendi, tadı
acı, bu zehir” der. Abdullah Fahrî Baba: “Evet oğlum, bu bir ölüm şerbetidir.
Biraz önce gördüm ki ben Abdülhamit Han ile yan yana bir arada oturuyordum.
Zatın birisi bir tepsi üzerinde iki kase şerbet getirdi. Şerbetler gelince
gerek Abdülhamit Han ve gerek ben ayağa kalktık. Abdülhamit Han: Baba efendi,
buyurun için, diye benim şerbeti içmemi teklif etti. Ben şerbeti almadım ve:
Şevketlu Padişahım, siz bir devlet reisisiniz, önce şerbeti siz nûş ediniz,
dediğimde Abdulhamit Han: Hayır Efendi, önce almak benim haddim değildir. Siz
bir din reisisiniz, Lütfedip siz alınız, dedi. Bunun üzerine önce şerbeti ben
aldım, içtim ve Padişaha karşı büyük bir saygısızlıkta bulundum. Ey cemaat, bu sizin
için acı bir zehir, benim için ise tatlı bir ölüm şerbetidir,” der. Huzurunda
bulunan cemaat,Abdullah Fahri Baba’nın kemalâtının yüce olduğunu bildiklerinden
bu manevi olayın,Hazreti Şeyhin vefatına delâlet edeceğini anlarlar.Gerçekten
bu esrarengiz olaydan sonra Abdullah Fahrî Baba hastalanır. Kâh ayakta kâh
yatakta devam eden bu hastalık altı ay sürer, Bir pazar günü akşam ile yatsı
arası bir ömür ağlayıp inlediği, ulu dildâra vuslat talebinde bulunduğu an
gelip çatar ve o da büyük göç kervanına katılır.(1)
Müridlerinden Yeşilyurt’lu Şair Hüseyin Sabri Efendi üztazının kabir taşı
üzerine şu kitâbeyi yazmıştır:
Ya
Allah Bismillah
Ya
Muhammed
Sana rahmet ide Allah Fahri
Şefi’
ola Resulüllah Fahri
Tevazu’la bu dehr-i fenâda
İderdi
daim zikrullah Fahri
Riyazette, hamiyette, fazilette birsin
İderdi’
adullah eyvallah Fahri
Âhrette eyvan-ı Osman’a Hemşin
Müjdeler
Ömer-ül Faruk sana Fahri
Sekiz Cennetten avn ü bereket
Mustafa
ola hemrah Fahri
…………………………………….(1)
Şiirinden örnekler:
Hubb-i dünya oldu haram, Tevhide gel Tevhid eyle
Olmak
ise vasl-ı meram, Tevhide gel Tevhid eyle
Eyle Tevhid olma avâm, Tevhide gel eyle devam
Tevhiddürür
kalbe merhem, Tevhide gel Tevhid eyle
Et sâlik nefsini zelil, Et mürşidi sana delil
Mürşidsizin
kalbi alil, Tevhide gel Tevhid eyle
Tevhid eyle kemâli bul, Hadis ile dedi Resûl
Zikredenler
oldu makbul, Tevhide gel Tevhid eyle
Allah deyip eyle zikri, Eyle kurban canın FAHRİ
Bu
meşrebten kalma geri, Tevhide gel Tevhid eyle
۞
Geç sivâdan sevme gönül, Çün fânidir ol mahvolur
Gafil
olup tapma gönül, Her kim tapsa mağbun olur
Gör ki n’etti ol Nebiler, Bundan külli el çektiler
Fâni
görüp vazgeçtiler, Her kim sevse nâdim olur
Bil dünyayı dar ül fenâ, Mü’minlere dar ür rânâ
Kârun
gibi tapma ona, Kim taparsa mekhur olur
Uzlet edip mürşid ara, Ki eresin vasl-ı yâra
Hak
cemali sâdıklara, Uzlet eden sultan olur
Arar isen kâmil mürşid, Olgil FAHRİ çok mutekid
İhlâsını
eyle mezîd, Muhlis olan kâmil olur
Şeyh Abdullah Fahrî Boranî’nin bazı ahval ve menkıbeleri:
Abdullah Fahrî Baba, Köğenk’e şeyhinin dergâhına her
gitmesinde, Hacı Ömer Hüdayî Baba zikrullah meclisini Abdullah Fahrî Baba’nın
idaresine bırakırdı. Bidayette yine günlerden bir gün Malatya’dan Köğenk’e
gidilirken yolda Abdullah Fahrî Baba şöyle der: “Ne hikmettir ki reşadetlü
Şeyhim huzurunda idare etmiş olduğum zikrullahlar da esmaların söyleniş
tarzlarının doğru mu, yanlış mı olduğunu, hata ve kusurlarımı söylemiyor. Acaba
esmaları doğru mu veriyorum?” Saatler birbirini kovalarken nihayet Köğenk’e
Hacı Ömer Hüdayî Baba’nın dergâhına vasıl olurlar. Köğenkli Şeyh Zikrullah
meclisinin idaresini yine Abdullah Fahrî Baba’ya bırakır. Abdullah Fahrî Baba,
cemaata esmaları vermeye başlar. O esnada Ömer Hüdayî Baba: “Estağfirullah el
azim ve etübi ileyh. Ehlen ve sehlen” sözleriyle “Dur” emrini verir. Sonra:
“Esmaların lâfızlarını doğru okumak gerek. Şu esma şu şekil, şu esma şu şekil
söylenir” cümleleriyle esmaı şeriflerin halkayı zikirde söyleniş tarzlarını
belirtir. Bunun üzerine Abdullah Fahrî Baba hatalarını düzeltir, Şeyhi Hacı
Ömer Hüdayî Baba’nın talimi üzere esmaları söylemeye ve cemaata söyletmeye
koyulur.
۞
Abdullah Fahrî Baba’nın ilk imam-hatiplik ve şeyhlik
yaptığı köylerden Etabek, mermi kaçakçılığı ile uğraşan Zelihan isminde bir
kadın ile babayiğit beş oğlu hariç kâmilen Alevî vatandaşlardan müteşekkil bir
köydür. Ne var ki Abdullah Fahrî Baba’nın feyizli nasihatları, sohbetleri
sayesinde beş vakit namazlarını kılarlar, Ramazan oruçlarını tutarlar, zikir
meclislerinde ayrılmazlardı. Etabek köylüleri Abdullah Fahrî Baba hakkında:
“Ekmek; ırkı, dini, mezhebi, milleti ayrı her insana nasıl gerekliyse Abdullah
Baba da herkese, her topluma öyle gereklidir. O, Allah’ın kullarını doğru yola
sevketmek için göndermiş olduğu bir lütfudur” sözlerini söylerler onunla
iftiharlık duyarlardı.
۞
Bir yaz günü Abdullah Fahrî Baba, bir güruh dervişanıyla
beraber Hasırcı köyündeki müridlerinin davetlerine icabet eder, tekrar Boran
köyüne dergâha döner. Yolda tekkeye doğru gelirlerken atının üzerinde bulunan
Abdullah Fahrî Baba yönünü birkaç saat ötede bulunan Hatunsuyu Köyüne doğru
çevirir, yüksek sesle: “Reşid efendi, seni çok özleyesim geldi, durma dergâha
gel” diye haykırır. Abdullah Fahrî Baba, bir müddet sonra yanındaki cemaatla
beraber Boran Köyüne dergâha vasıl olurlar. Aradan bir müddet geçer. Abdullah
Fahrî Baba’nın yolda at üzerinde yönünü Hatunsuyu köyüne dönerek yüksek sekle
çağırdığı Hatunsuyu’lu Reşid ismindeki müridi kan-ter içinde Boran’daki tekkeye
gelir, Abdullah Fahrî Baba ile musafeha yapar, ve: “Baba Efendi, beni arzu
etmişsiniz. Bu arzuya imtisalen işte geldim” der. Abdullah Fahrî Baba, Reşid
ismindeki Hatunsuyu’lu müridinin halini hatırını sorar, o da cevap verir. Adam
bir müddet dergâhta istirahat ettikten sonra Şeyhinden destur alır, geldiği
gibi köyünün yolunu tutar. Oradaki cemaatten bir münkir o zamana kadar gizli
gizli meşayıhın kerametlerini inkâr eder. Ne var ki bu olaya yakinen şahit
olunca yüzü kızarır, inkârdan vazgeçer ve Abdullah Fahrî Baba’nın iltifatına
nail olur.
۞
Abdullah Fahrî Baba, müridleriyle bir yere gittiğinde, genelde
sancağı şerifi Boranlı Mustafa Baba tutardı. Yine bir gün bir yere giderler.
Yolda bir ağacın üzerine konmuş bir baykuşun öttüğünü görürler. Mustafa Baba,
sancağın ucunu hafifçe baykuşa dokundurur, baykuş uçup gider. Bu durumu gören
Abdullah Fahrî Baba, Mustafa Baba’ya çıkışır, şöyle hitap eder: “Oğlum Mustafa,
neden bunu yaptın, niçin baykuşu zikrinden alıkoydun? N’ola benim gibi şeyhin
ancak senin gibi müridi olur” der.
۞
Malatya’da Efe Baba namıyla maruf keşfi açık salih bir
insan vardır. Abdullah Fahrî Baba ile hem-dem olan Efe Baba bir gece rüya
görür. Sabahleyin rüyasını Abdullah Fahrî Baba’ya anlatır: “Baba Efendi, bu
gece rüyamda gördüm ki; Boran’daki tekkenin hezanı kırıldı. Sende birçok
ıhvanınla beraber tekkenin bir köşesine çekildin.” Abdullah Fahrî Baba:
“Tekkenin hezanı Hacı Ömer Baba’dır. Hezanın kırılması Hazreti Şeyhin vefatına
işarettir. Benim birçok ıhvanımla beraber tekkenin bir köşesine çekilmem Hacı
Ömer Baba’dan sonra ıhvanının birçok guruba ayrılmasına delâlettir” şeklinde
tabirde bulunur. Ertesi gün Hacı Ömer Baba’nın vefat haberini alırlar.
۞
Abdullah Fahrî Baba, Allah Teâlâ’nın izniyle birçok
olayları vukûundan evvel haber verir. Bir gün kızı Ayşe, utanaraktan babasına
yaklaşır, ve: “Baba, benim halim n’olacak?” diye sorar. Abdullah Fahrî Baba,
gözlerini kapar, murakabe âlemine dalar. Bir müddet sonra yavaş yavaş konuşmağa
başlar: “Kızım, iki defa nara (ateşe) düşeceksin, üçüncüde vefat edeceksin”
cevabını verir. Hakikaten de Ayşe, Boranlı Mustafa Baba ile evlendikten sonra sar’a
hastalığından dolayı iki defa ateşe düşer, yüzü, gözü, başı yanar. Üçüncü
seferinde (Milâdi 1955) vefat eder.
۞
Fırat nehri kenarında İmamlı (İmamoğlu) köyünde Budanzâde
Ali Efendi derler bir kimse vardır. Kederlidir. Tek üzüldüğü şey ocağını,
soyunu devam ettirecek bir erkek evlâdının bulunmayışıdır. Bunun için yer
koymamış gitmiştir. Hekimler, ziyaretgâhlar derdine derman bulabilmek için
gezdiği dolaştığı yerler arasındadır. Bir gün hatunuyla beraber Boran köyüne
Şeyhlerinin dergâhına gelirler. Bu hazin durumlarını Abdullah Fahrî Baba’ya
anlatırlar. Ondan, kendilerine bir erkek evlât ihsan etmesi için Cenâb-ı
Allah’a dua’da bulunmasını arz ederler. Abdullah Fahrî Baba el kaldırır dua
eder, onlar da âmin derler. Duanın akabinde Boranlı Şeyh şunları söyler: “Ali
efendi, gam kasavet çekme. Allahü Zülcelâl Hazretlerinden ümit kesilmez.
İnşeallah yakın bir gelecekte erkek evlâdınız olur. İsmini Abdullah korsunuz.”
Aradan aylar geçer. Budanzâde Ali Efendinin erkek bir evlâdı olur. Çocuğun
ismini Abdullah koyarlar. Çok sevinirler. Bu sevincin nişanesi olarak kazanlar
kaynattırırlar, yemekler pişirtirler. Abdullah Fahrî Babayı ve dervişanını,
yoksul, fakir kimseleri bu ziyafete davet ederler. Boranlı Şeyh, pek çok mürid
ve muhibbanıyla birlikte bu davete iştirak eder. Konuk evinde topluluk bir
hayli kabarıktır. Budanzâde Ali Efendi yemeğin az olabileceğinden kaygılanarak
bu büyük topluluk karşısında ne yapacağını, ne edeceğini bilemez, şaşırır
kalır. Abdullah Fahrî Baba, Ali Efendi’nin bu durumuna vakıf olur: “Ali efendi”
der “canını sıkma, o yemek on bin kişiye yeter de artar da.” Sonra kazanların
yanına gider. Boranlı Şeyh, yemeğin ziyadeleşmesi için Kur’an okur, dua eder.
Sonra dağıtılmasını emir buyurur. Konuklar yerler, içerler, herkes karnını
doyurur. İki kazan yemekten bir kazana hâlâ el değmemiştir, o olduğu gibi
durur. Bu durum hane sahibi ve sair kimselerin hayretini mucib olur. Abdullah
Fahrî Baba’nın yüce bir veli olduğu bir kez daha zahire akseder.
۞
Boran köyünde bir Boranlı, Malatya’dan Boran’a döner.
Abdullah Fahrî Baba bu köylüye sorar: “Efendi, nereden geliyorsun?” Köylü:
“Meclis-i Mebusana oy verdim, Malatya’dan geliyorum Baba Efendi” cevabında
bulunur. Abdullah Fahrî Baba: “Demek Sultan Abdülhamid’i tahttan düşürmeye
çalışıyorsunuz. Verilen her oy Abdülhamid’in tahttan indirilmesine sebep
olacaktır. Demek bu işte senin de katkın olacak” der, köylüye çıkışır. Köylü
utanır, yaptığına pişman olur, Boranlı Şeyhten özür diler.
۞
Abdullah Fahrî Baba, hastalığı zamanında bir gün, cemaatın
kalabalık olduğu bir anda buyururlar ki: “Devlet-i Âl-i Osman’ın zevaline az
bir zaman kaldı. Osmanlı mülkü Freng milletlerinin istilâsına uğrayacak,
ahlâk-ı hamide yerini ahlâk-ı zemimeye bırakacak, İslâm bir enkâz yığını haline
getirilecektir. Ben gidiciyim. Bu durumu içinizden görecekler olacaktır. O
günün dehşetinden, nasın isyan ve tuğyanından Allah’a sığınırım.”
۞
Abdullah Fahrî Baba’nın hastalığı sırasında bir gün, Şeyh
makatta yatar, müridlerinden Boranlı Mustafa Baba ise ateşte çay demlendirir:
Bu esnada Boranlı Mustafa Baba’nın gözü tavanda asılı duran lâmbaya ilişir.
Lâmba sağa sola gidip gelmektedir. Boranlı Mustafa Baba, hareket halindeki
lâmbanın ışığında mürşidim rahatsız olmasın düşüncesiyle iki eliyle yavaşça
lâmbayı tutar. O esnada uyuduğunu zannettiği mürşidi Abdullah Fahrî Baba,
yavaşça kafasını yastıktan kaldırır, ve: “Yavrum Mustafa, ne yapıyorsun,
lâmbayı niçin zikrinden alıkoyuyorsun, bırak zikrine devam etsin” der. Bu
sözleri duyan Boranlı Mustafa Baba utanır, mahcup olur ve iki eliyle tuttuğu
lâmbayı kendi haline bırakır. Lâmba birkaç kere gidip gelir, sonra durur.
۞
İmamlı (İmamoğlu) köyünde Şeyh Muhammed anlatır:
“Abdullah Baba’nın hastalığı zamanında bir gece şu rüyayı
gördüm: Rüyamda ulu bir kavak ağacı devrildi. Sabahleyin uyandığımda, herhalde Abdullah
Baba vefat etti diye kendi kendime düşündüm. Sabah namazından sonra katıra
bindim, Boran köyüne Abdullah Baba’nın hanesine geldim. Abdullah Baba, hasta
olup yatakta yatıyordu. Hal hatırdan sonra kendisine bu rüyamı naklettim.
Abdullah Baba, bana nasihatta bulundu, sonra: Biz gidiciyiz. Şimdi sen şehre
gidersin. Kasap Hacı Osman Babayı bulursun. Ona benim selâmımı söylersin.
Cenaze için lâzım olan sabun, kefen, havlu vs… alsın gelsin dedi dersin,
sözlerini söyledi. Ben katıra bindim, Malatya’ya gittim. Kasap Hacı Osman
Baba’yı buldum. Abdullah Baba’nın söylediklerini tek tek ona naklettim. O da:
Biraz bekle, beraber Boran’a gidelim, dedi. Ben: Hayır, Abdullah Baba biz
gidiciyiz dedi. Ben bir an önce gideyim de Baba efendiye kavuşayım, hadi
eyvallah, karşılığını verdim, yola düştüm. Akşam ile yatsı arası Boran köyüne
vasıl oldum. Gördüm ki Abdullah Baba vefat etmiş. Şehirde ve civar yerlerde
binlerce kişi akın akın Boran köyüne geldiler, Abdullah Baba’nın cenazesinde
bulundular.”
۞
Meydancık köyünde Çavuş lâkabıyla maruf bir kişi şöyle
nakleder:
“Ben küçüktüm. Köyün basiret gözü açık ileri gelen tasavvuf
erbabı, akşam ile yatsı arası köyün tepesinin yamacında durmuşlar, Boran köyüne
doğru bakıyorlardı. Kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı: Boran alevler
içinde, anlaşılan Abdullah Baba vefat etti.”
۞
Malatya’da kadın bir müridesi anlatır:
“Abdullah Baba Hazretleri dar-ı bekâya rıhlet
buyurduklarında ben Malatya Sancağında idim. Hazreti Şeyhin vefat haberini
işitince çok perişan oldum. Nefsime dedim ki: Bundan sonra başka bir Şeyhe
intisab eder inabemi yenilerim. O sabah, sabah namazının akabinde Abdullah
Fahrî Baba geldi. Buyurdular ki: Din birdir ve daimdir. Tesbihin eskisi yenisi
olmaz. Bu işaretten anladım ki Abdullah Baba hakkaniyet üzeredir. Kendileri
hayatında ve vefatından sonra kendisine bağlananları Kitaba, Sünnete ve Ashabı
Kiramın yoluna sevk ederler. Hayatında olduğu gibi vefatından sonra da halkı
irşad ederler.”
۞
Abdullah Fahrî Baba’nın vefatından sonra müridesi
Meydancık’lı Hamdiye Hatun bir gece rüyasında iki zat görür. Birinin elinde
ustura, diğerinin elinde içi su dolu ıbrık vardır. Hamdiye Hatun ilk anda bu
zatları tanıyamaz. Elinde ustura olan zat, elinde ıbrık tutan zata şöyle der:
“Abdullah Baba, şimdi bu kadını ameliyat edeceğiz.” Elinde ıbrık tutan zat da
şu karşılığı verir: “Hacı Ömer Baba, çok iyi olur.” O zaman Hamdiye Hatun bu
zatların Hacı Ömer Baba ve Abdullah Fahrî Baba olduklarını anlar. Kadını
yatırırlar, karnını yararlar. Hamdiye Hatun bakar ki karnında simsiyah kömür gibi
pislik çıkar. Bir yandan Hacı Ömer Baba kadının karnını temizlerken diğer
yandan Abdullah Fahrî Baba ıbrıktaki suyu döker. Nihayet Hamdiye Hatunun
karnını iyice temizlerler. Hacı Ömer Baba der ki: “Abdullah Baba, şimdi bu
kadının karnını kapatıp dikeceğiz.” Abdullah Fahrî Baba, kadının karnına bakar,
siyah bir leke görür, der ki: “Hacı Ömer Baba, Hamdiye Hatunun karnında siyah
bir leke kalmış, onu da alsak nasıl olur?” Hacı Ömer Baba: “Eğer biz o lekeyi
de alırsak Hamdiye Hatun dünyada elini eteğini çeker: Kocası Mustafa Efendiye
bile hizmet etmez. O leke kalsın ki kocası Mustafa’ya hizmet ede” karşılığını
verir. Hamdiye Hatur uyanır, o günden sonra kendini iyice Allah yoluna verir,
aşık-ı sadık bir kul olur.
۞
Orduzu’lu bir dervişi anlatır:
“10 Ocak 1988 Pazar günü idi. Karakaya Baraj suyunun
şişmesiyle Abdullah Fahrî Baba’nın Türbesi bu suyun altında kalacağından
mezarların nakli için Boran’lı Hacı Mustafa Baba’nın neslinden gelen birkaç
kişi ile Abdullah Fahrî Baba’nın türbesine gittik. Mezarlar söküldü, su
içindeki nâşlar çıkarıldı. Kabirler yeni yaptırılan caminin doğu tarafına
nakledildi. 15.20’de Malatya’ya döndük, Hüseyin Bey köprüsü semtinde ben
arabadan indim. O sırada karşı taraftan geçmekte olan tanıdığımız bir ihtiyar
beni gördü. Biribirimize yaklaştık, hal hatır sorduk. Sonra O; Senin üzerinde
velâyet kokusu geliyor. Ellerini uzat, dedi. Ellerimi uzattım. İhtiyar ellerimi
tuttu, yüzüne gözüne sürdü, öptü. Ve: O koku işte bu ellerden geliyor, beni
mest etti. Bu eller bugün ne iş gördü? diye sordu. İhtiyar haklıydı. O gün öğle
zamanı Boran köyünde bulunan Abdullah Fahrî Baba’nın Türbesindeki mezarlardan
çıkartılan nâşları alarak yeni yapılan caminin yanına götürmüş, yeni
mezarlarına nakletmiştik. İhtiyara bu durumu anlattım. O, gözlerimi öperek yanımdan
ayrıldı. Aynı gün saat 15.45’te Orduzu’daki evimize gittim. İçeri girince,
ablam: Senden hoş bir koku geliyor, dedi. O günkü yaptığım iş belliydi.
İhtiyarın sezdiği kokuyu ablam da sezmişti ve ben hiçbir esans da sürmemiştim.
O gün ve gece bende o koku ile mest olmuş, huzur içinde uyumuştum.”
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSil