ŞEYH HACI MUSTAFA BABAİ BORANÎ’al MALATÎ (1884-1968)
Boran’lı Hacı Mustafa Baba, Abdullah Fahrî Baba’nın
Malatya’daki önemli halifelerinden biridir. Hicri 1302 (Milâdi 1884) tarihinde
Malatya’nın Boran Köyünde dünyaya gelir. Babasının adı Ömer, annesinin adı
Gülizar olup anne tarafından nesebi Peygamber (S.A.V.) Efendimize ulaşmaktadır.
Üç erkek, bir kız kardeştirler. Büyük kardeşi Yemen harbine gider, dönmez.
Küçük kardeşi seferberliğe gider, Kafkas cephesinde şehit olur. Kız kardeşi ise
bir yıllık evli iken ölür.
Abdullah Fahrî Baba’nın rahle-i tedrisinde yetişir, Şer’î
ilimleri öğrenir. Ondan iktibâs-ı envâr-ı tarikat ve iktisâb-ı esrâr-ı hakikat
eyler. Kısa zamanda olgun bir kişi olur ve de Hazreti Şeyh’den sikke tarzında
dört mühürlü Tarikat icazetnamesi alır. Cennetmekân Abdullah Fahrî Baba Hicri
1326 (Milâdi 1908) tarihinde vefat edince, müşarünileyh, Abdullah Fahrî Baba
zaviyesinde postnişîn-i irşad makamına getirilir. Daha sonra merhum üstazının
büyük kızı Ayşe Hatunla evlenir, dünya evine girer. 1912-1913 tarihlerinde
tabur imamı olarak Balkan harbine katılır. Malatya’lı birçok yaşlılar Boran’lı
Hacı Mustafa Baba’nın askerlikle ilgili bir hatırasını şöyle anlatırlar:
“Birinci Balkan Harbinde Osmanlı hudutları dahilinde asker
toplanır. Bundan böyle Boran Köyü’nün muhtarı, Şeyh Mustafa Baba’nın hanesine
gider, ona, kendisini askere çağırdıklarını söyler. Bunun üzerine Hazret,
konu-komşu ile vedalaşır, yola çıkarlar. Kendisini şehre (Malatya’ya) kadar yolcu
etmek için, yanında, İmamoğlu köyünde Budanzâde Ali Efendi bulunmaktadır. Boran
köyü ile Battalgazi nahiyesi arasında bir mevkide Mustafa Baba, bir ara yönünü
Bağdat’a taraf döner, kısa bir müddet yolda durur, gözyaşları arasında şöyle
bir tazarruda bulunur:
– Ya Gavs ül Âzam Abdülkadir Geylânî, Allahü Teâlâ’ya dua
eyleki Sünnet-i Resûlüllah üzere bırakmış olduğum saçımı ve sakalımı tıraş
etmeyeler.
Nihayet Malatya’ya vasıl olurlar. Kadirî hulefasından
Boran’lı Mustafa Baba’nın asker olmak için şehre geldiğini duyan Malatya
eşrafından bir takım kimseler, Hazretin yanına gelirler, onun halini hatırını
sual ederler. Sonra kendisine şöyle ricada bulunurlar:
– Efendi Hazretleri, zât-ı âliniz için hükümete bedelinizi
verelim de askere gitmeyesiniz. Olmaya ki kumandanlar saçınızı ve sakalınızı
kestirerek şu andaki kılık-kıyafetinizi bozalar.
Şeyhin askere gitmemesi için kendisine binbir çeşit dil
dökerler. Boran’lı Şeyh, onlara şu cevabı verir:
– Cenâb-ı Mevlâ, siz efendi kardeşlerimden razı olsun.
Sağ olunuz, var olunuz. Allah’ın izni keremiyle gerek ki kumandanlar
kılık-kıyafetime dokunmayalar.
Sonra askere gitmesinin, harbe katılmasının daha hayırlı
olacağını beyan eder ve birliğine teslim olur. Bir ara yüzbaşılardan biri,
saçları iki örgü halinde ta beline kadar uzanan, siyah ve ucuna makas değmemiş
uzun sakalı, başında Kadirî tacı ve üzerinde yeşil sarığıyla etrafındakiler
üzerinde heybetli bir hava yaratan uzun boylu Mustafa Baba’nın yanına gelir,
gıbta ile bir müddet onu temaşa eder, aralarında şu konuşma geçer:
– Efendi, zât-ı âliniz nerelidir?
– Malatya sancağının Boran karyesindenim.
– Adınızı lütfeder misiniz?
– Adım Mustafa’dır.
Karşısındakinin ismini duyan yüzbaşı, bir müddet kafasını
önüne eğer, düşünür. Sonra bir şey hatırlamış gibi:
– Yoksa Kadirî hulefasından Boranlı Mustafa Baba denilen
zât siz misiniz?
Diye sorduğunda
– Evet, buyurduğunuzun tâ kendisiyim.
Cevabını alır.
Karşısındaki zâtın Boran’lı Şeyh Mustafa Baba olduğunu
anlayan yüzbaşı, onun elini öpmek ister, şöyle der:
– Efendi, ben müftüyüm. Zât-ı âlinizden bir ricam olacak.
– Kerem buyurunuz, kumandanım.
– Sizden ricam şudur ki; saçınızı, sakalınızı kesmeyiniz
üzerinizdeki kılık-kıyafetinizi değiştirmeyesiniz.
Rumeli’ye gitmek için askerin yola çıkma zamanı gelip
çatar. Mustafa Baba, tabur imamı olarak görevlendirilmiştir. Askerin yürüyüşe
geçeceği bir esnada, Hazret, güzelce bir dua irad eder, Şeyhin etrafında halka
çevirmiş olan tabur, hep bir ağızdan “Amin” derler, sonra harekete geçerler.
Yolda bölük yüzbaşısı, diğer neferlerden ayrı bir giyim içinde bulunan Mustafa
Baba’ya yaklaşarak:
– Efendi, zât-ı âliniz her şeyde serbestsiniz.
Der.
Tabur, Malatya’nın Yazıhan mevkiinden geçerken askerin rica
ve ısrarı üzerine, Baba, yeniden çok etkili bir dua irad eder, etrafında halka
çevirmiş taburda herkes, bu duanın etkisiyle gözyaşı döker. Bu esnada kendisini
görmüş olan tabur binbaşısı:
– Baba Efendi, giyim-kuşam da her şeyde serbestsiniz. Sakın
kılık-kıyafetinizi değiştirmeyesiniz.
Emrini verir.
Boran’lı Şeyh, binbaşıya teşekkür eder.
Günler sonra İstanbul’a vasıl olurlar. İstanbul’da çok
kalmayarak Edirne’ye geçerler. Günlerden bir gün Enver Paşa orduyu teftişe
gelir. Hazret, Enver Paşa’nın kendisini görerek saçını, sakalını kestirmemesi
düşüncesiyle yere çömelir, askerlerin arasında gizlenir. Birkaç gün sonra Neşet
Paşa orduyu teftişe geldiğinde, Mustafa Baba, yeniden askerin arasında
gizlenir. Neşet Paşa, askere hitaben şöyle der:
– Asker, namaz kılıyor musunuz?
Askerler hep bir ağızdan:
– Evet Paşam, kılıyoruz.
Cevabını verdiklerinde Paşa sorar:
– Peki, imamınız nerededir?
Bu sual üzerine, gizlenmek maksadıyla askerin arasında yere
çömelmiş bulunan Boran’lı Mustafa Baba, yavaş yavaş doğrulur. Uzun saçlı, uzun
sakallı, tarikat kisvesine bürünmüş Şeyhi gören Neşet Paşa:
– Ordunun imamı siz misiniz?
Diye sorar.
Boran’lı Baba:
– Evet kumandanım, benim.
Cevabını verir.
Aralarında şu konuşma geçer:
– Çok güzel… Hocam, isminizi bahşeder misiniz? Nereli
olduğunuzu söyler misiniz?
– İsmim Mustafa’dır. Malatyalıyım.
– Hangi Tarikin mensubusunuz.
– Tariki Kadirîdenim.
– Ben de aynı Tarike mensubum. Efendi, her şeyde
serbestsiniz. İstediğiniz şekilde hareket edebilirsiniz.
Neşet Paşa, bu konuşmalardan bir müddet sonra Boran’lı
Mustafa Babayı huzuruna davet eder. Şeyhin sohbetinde feyz alır, ona intisab etmek
talebinde bulunur. Hazret, Paşaya, Akşemseddin Hazretlerinin Fatih Sultan
Mehmed Han’a buyurduklarını söyler:
– Paşam der. Şimdi harp halindeyiz. Bu yolda (yani
dervişlikte) öyle bir lezzet vardır ki, bir kere onu tadınca, artık dünya
saltanatı gözünüzden düşer. Halbuki siz ordunun başında bir paşasınız. Bunu
gereği gibi ifa ve ordunun başında bulunmayı lâyıkıyla icraya mecbur ve bununla
vazifelisiniz. Siz, Tarikata girerseniz ahval-i ordu bozulur. Sebep olduğum
için, ben de Allah’ın gazabına uğrarım. Kısaca sizin sâlik olmanız değil, malik
olmanız lâzımdır. Siz makamınızın icabettirdiği adalet ve insaftan şaşmayınız,
nefsinizi toplumun nefsi yolunda kullanınız ve bu kadarı size kifayet eder.
Başta Neşet Paşa olmak üzere, diğer subaylar Şeyhe karşı
çok büyük hürmet ve itibar gösterirler, kendisine özel bir çadır açarak emrine
hizmetçiler tayin ederler. Şeyhin, Neşet Paşa’nın teveccühüne mazhar olması
ordu içinde duyulduğunda, askerler kendisine:
– Neşet Paşanın Şeyhi…
Diye hitap etmeye başlarlar.
Boran’lı Mustafa Baba, diğer askerle birlikte cephede
fiilen savaşa katılır, düşmana karşı kurşun sıkar. Ayrıca ma’nen moral
desteğinde bulunur. Balkan savaşı, Osmanlı ordusunun kendi içinde birtakım
fırkalara ayrılması yüzünden düşmana karşı yenilmesiyle son bulur.”
Boran’lı Hacı Mustafa Baba, Boran köyündeki Fahrî Baba
zaviyesinde, gönüllerde Tevhid nurunu; Kitabullahın emrettiği ve Resûlüllah
(S.A.V.)’ın talim ettiği şekilde yakmaya çalışır. Malatya ve civar vilâyetlerde
birçok zevatı sülûk ile bir kısmını da yalnız sohbetle irşad eyler. Binlerce
yakîn teşnedilân, çeşme-i feyzinden sîrab olur. Osmanlılar zamanında,
seyyidliğin işareti olarak, kırmızı taç üzerine yeşil sarık sarar. Boran’lı
Mustafa Baba’nın postnişinliği sırasında Osmanlı Devleti’nce Tekkeler ve Zaviyelerle
ilgili pek çok talimâtnameler çıkarılır.
۞
Boran’lı Mustafa Baba, müridlerine, masivadan geçmeyi ve
yalnız Allah’ta fâni olmayı öğütleyerek, her zaman ve mekânda, her yer ve
şartta ibâdeti tavsiye eder. Şeyhliği bir sömürme, bir nüfuz sağlayış aracı
olarak yürütmez, inananları, rüsûma şekle bağlamaz, onları ayrı bir sınıf
haline getirip bağnazlaştırmaz. Malatya ve havalisinde halk ve aşiret reisleri
tarafından sevilen, sayılan ve sözü geçen bir kimse olup bunlar arasında
meydana gelen ihtilâfları kısa zamanda halleder, verdiği âdilâne hükümler taraflarca
kabul edilir.
Anlatırlar ki; Adıyaman’ın Porga köyü tarafından mera
yüzünde iki kabile birbirine girer, aralarında kavga çıkar. Birtakım aracılar
bu iki kabileyi barıştırmak, sulhu sağlamak için Mustafa Baba’yı Porga köyüne
götürürler. Boran’lı Şeyh, kabilelerin ileri gelenlerini toplar, onlara
barışmaları hususunda vazu nasihatta bulunur, bu suretle iki kabileyi
barıştırır. Porga köyünden ayrılacağı zaman, kabilelerin ileri gelenlerinin,
hediye olmak üzere atının terkisine pahası yüksek, çok kıymetli bir halıyı
bağlamış olduklarını görür. Bu hediyeyi atının terkisinden çözer, güzel
sözlerle, karşısındakilerinin gönüllerini incitmeyecek şekilde yeniden
sahiplerine iade eder ve memnuniyetle Porga köyünden ayrılır.
Bir taraftan Boran köyünde imamlık ve zaviyede şeyhlik
vazifesini deruhte ederken diğer taraftan arazi üzerinde ziraatla uğraşır,
çalışır, didinir, eker, biçer, Allah ne verirse binbir defa şükreder, zaviyeye
ya da hanesine gelen onlarca konuğu doyurur, onları memnun eder. O,
müridlerine, evlâdına ve çevresine, dinî amelleri ile günlük meşgalelerini
imtizâç ettirmelerini tavsiye ederek dünyevî iş ve çalışmalar içinde de Tevhide
erilebileceğini beyan eder. Sonra… İşini gücünü bırakarak kendi peşinden gelmek
isteyen müridlerine, işlerinin başlarına dönmelerini ister, dilenciliği,
tembelliği ve asalaklığı asla tasvib etmez. Tarikatlarda son gaye olan fenâ ve
vuslâtı elde edebilmek için her müridin ihtiyaç ve istidadına göre evrâd ve
ezkâr denilen tarikat vazifelerine devam etmelerine ayrı bir ehemmiyet atfeder.
İlmin en büyük fazilet olduğunu ve ihlâs sahibi olmanın İslâm’daki önemini bol
boz izhar eder.
۞
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilânından sonra 16 Teşrin-i Sâni
1341 (Milâdi 1925) tarihinde Tekke ve Zaviyelerle türbelerin seddine ve
türbedarlıklarla birtakım ünvanların men ve ilgasına dair kanun çıkar. Kanun
yürürlüğe girdikten sonra Malatya’da bir yüzbaşı, askerle Boran köyüne gelerek,
bir daha açılmamak üzere Fahrî Baba zaviyesinin kapısını yeni bir anahtarla
kilitler ve kapıyı mühürler. Sonra… Şeriat ve Tarikata ait kitapların imha
edilmesinin hükümetin kararı ve emri olduğunu, her vatandaşın bu emre uymakla
mükellef bulunduğunu, uymayanların ağır cezaya çarptırılacağını ve vahim
sonuçlar doğabileceğini sert bir dille ifade etmesi üzerine, Mustafa Baba, dört
oda dolusu kıymetli ve paha biçilmez on binlerce kitabı, köylü ile beraber
evinin karşısındaki bahçeye taşıyarak gözyaşları arasında hepsini yakar.
Tekkeler kapatıldıktan sonra Diyanet İşleri Reisliğinin Tahrirat md. 2413 nolu
tamimi yayınlanır. Bundan sonra Boran’daki Fahrî Baba zaviyesinin orta duvarı
yıktırılır, aradan kaldırılır, böylece zaviye, bitişiğindeki mescide ilhak
edilerek cami haline getirilir. Osmanlılar döneminde Mustafa Kemal imzasını
kullanan Boran’lı Şeyh, Mustafa Kemal Atatürk zuhur edince Kemal ismini
lağveder.
Boran’lı Mustafa Baba, 1947 yılında ilk Hac seferinde
eskiden beri tanıdığı, aziz dostu, Hulâsat-ül Hakayık adlı eserin müellifi
Erzurum Alvar’lı Hâce Muhammed Lûtfi Efendi ile Hac arkadaşlığı yapar. 1962
tarihinde ikinci hac seferinde Mekke ve Medine âlimlerinin ta’zim ve
tekrimlerine mazhar olur, Malatya’da Kutub ittihaz edilir. Beldesinde bulunan
kolordu komutanları ve bürokrat kesim Mustafa Baba’yı sevip sayarlar,
karşılıklı ziyaretlerde bulunurlar, onun fikirlerinden istifade ederler.
Valinin önünde ayağa kalkmayan Malatya’nın meşhur müftülerinden İsmail Hatip
Erzen, Boran’lı Mustafa Baba’nın her ziyarete gelişlerinde ayağa kalkarlar,
saygılarını izhar ederler. Boran’lı Şeyh, cemaatla kılınan namaza çok önem
verir, bölgesinde camisi olmayan köylerde pek çok caminin yapılmasına vesile
olur. Ömrünün hitamına kadar gerek Kâbe’ye karşı, gerek mürşidi Hacı Ömer
Hüdayî ve Abdullah Fahrî Babaların kabirlerine karşı ayaklarını uzatarak yatmaz
ve uyumaz. Böyle bir hareketi abes görür ve edebe mugayir telâkki eder. Hocası
ve mürşidi Abdullah Fahrî Baba’nın büyük kızı Ayşe Hatun ile izdivacında henüz
küçükken ölenler hariç beş erkek ve dört kız olmak üzere dokuz çocuğu olur.
Çocuklarının isimleri sırasıyla şöyledir: Fahrî, Ömer Hüdayî, Lütfiye, Nadire,
Şefika, Faik, Hayriye, Abdülkadir ve Ahmed. Çevresinde güzel huyu ve takvasıyla
tanınır. 4 Kasım 1968 pazartesi sabahı saat beşte ve de Berat kandiline iki gün
kala rahmeti rahmana kavuşur. Vasiyyeti üzerine Toygar köyünde Abdullah Fahrî
Baba’nın kabri yanına defnedilir. Yazılı bir eser bırakmamıştır.
Boran’lı Hacı Mustafa Baba’nın vefatında Malatya ve
çevresinde bazı ünlülerin sözleri:
“Göğün direği kırıldı.” (Elazığ’lı Tayyar Baba)
“Malatya’nın yarısı çöktü.” (Mamilo Hoca)
“Malatya’nın Kutbu gitti.” (Darendeli Osman Hulusi Ateş)
“Şeyhlerin Şeyhi Hakka yürüdü.” (Kebapçı İbrahim Baba)
Şeyh Hacı Mustafa Babai Boranî’nin bazı ahval ve menkıbeleri:
Bir yaz gecesi zaviyenin damında halka kurarlar zikrullah
yaparlar. Dervişler cezbe gelirler tamamen kendilerini kaybederler. İşte tam bu
esnada gençlerden Boranlı Mustafa Baba iradesini kaybeder, damın ucunda tepesi
üzerine aşağıdaki sivri kaya parçalarının üzerine düşer. Kenarda zikrullah
edenleri seyre dalmış olan bir kısım halk bu olayı görünce heyecanlanırlar:
“Eyvah, muhakkak Mustafa ölmüştür. Çünkü düştüğü yerde taşlar vardı” derler. Bu
düşünce ile merdivenden aşağıya koşuşurlar. Allah diyenler ise olaydan
bihaberdirler, zikrullaha devam ederler. Tehlike yerine gidenler, hayretten
kendilerini alamazlar. Çünkü Mustafa Baba hâlâ Cenâb-ı Allah’ın mübarek ismini
yad etmekle meşguldür. Vücudunu dikkatle muayene ederler, hiçbir yerinin zarara
uğramamış olduğunu görürler. Yalnız sağ kulağının üst kısmında bir damla kan
mevcuttur. Zikrullah sona erer. Bu olayı Abdullah Fahrî Baba’ya bildirirler.
Hazreti Şeyh: “O kan damlası da olmasaydı Mustafa’nın damdan düştüğüne kimse
inanmazdı” diye buyurur.
۞
İnkılâbların yürürlüğe girip din adamlarına baskı, işkence,
hapis ve ölüm gibi cezaların verildiği yıllardan bir gün, Boranlı Mustafa Baba,
Malatya hükümet binasının yanında emniyet kuvvetlerinin çok olduğu bir yerde
geçerken halktan bir kişi: “Boranlı Mustafa Baba gidiyor” diyerek yüksek sesle
konuşmaya başlar. Yanındaki kişi bu cümleyi söyleyen adama çıkışır: “Yahu sen
Boranlı Mustafa Baba demekle herifi ipe götüreceksin” der. O iki kişinin yüksek
sesle konuşmalarını duyan Mustafa Baba ikinci konuşan şahısa şöyle der:
“Efendi, ben beg değilim ki bana Mustafa Beg desinler, ağa değilim ki bana
Boranlı Mustafa Ağa desinler, lâkaben bana Boranlı Mustafa Baba diyorlar,
elbetteki adam da benim hakkımda bu cümleyi söyleyecektir.” Polislerin arasında
Boranlı Mustafa Baba’nın bu konuşmasını duyanlar onun cesur bir kişiliğe sahip
olduğuna kâni olurlar.
۞
Yaşlı bir öğretmen anlatır:
Maarif Müdürlüğünde tayinimi Dilek veya Boran köylerinde
birine çıkaracaklardı. Bu iki köyden birine gitmemin tercihini bana
bırakmışlardı. Bana demişlerdi ki: “Hocam, Dilek’in ahalisi kahvehanelerde
oyuna ve içkiye düşkündür. Boran’da ise Mustafa Baba isminde bir zat var, Hû Hû
çeker. Hangi köyü tercih ediyorsan seni o köye verelim.” Ben: “Beni Hû Hû
çekenin köyüne verin,” cevabını verdim. Tayinimi Boran’a çıkardılar. Boran
köyüne gittim, okulu gördüm, sonra Mustafa Baba’nın evine vasıl oldum. Oda
cemaatla dolu idi. Şeyhin sohbetini dinledim, feyz aldım. Vakit namazına az bir
zaman kala abdesti olmayanlar abdest almaya gittiler. Ben yerimden kalkmadım,
çünkü cünubtum. Bir müddet sonra ezan okundu. Cemaat namaz kıldılar. Ben ise
olduğum yerde oturuyordum. O gece o evde yattım. Yatağım Mustafa Baba’nın
yatağı ile yan yana idi. Gece gözlerimi kapamış yatarken Mustafa Baba yatakta
bana dürtüyor, yüksek sesle; hadi kalk, kalk namazını kıl diyordu. Ben
gözlerimi açıp Mustafa Baba’ya baktığımda onun derin bir uykuda olduğunu
görüyordum. Bu hal sabaha kadar devam etti. Gözlerime uyku girmedi. Sabahleyin
Mustafa Baba’nın büyük oğlu Fahrî efendiye cünubluk özrümü ve o gece Mustafa
Baba’nın derin uykuda iken müteaddit defalar bana dürttüğünü, sık sık; hadi
kalk, kalk namazını kıl diye söylediğini ve sabaha kadar gözlerime uyku
girmediğini bir bir anlattım. Fahrî efendi güldü. O gün Mustafa Baba’nın evinde
boy abdesti aldım, Boranlı Şeyhin elinden tevbe ettim ve o günden bu güne dek
ibadetlerimi aksatmadım.
۞
Malatya Devlet Su İşleri Müdürlüğünde görev yapmakta olan
zahid bir mühendis Boranlı Mustafa Baba’nın ününü duyar. Bir gün Boran köyüne
giderken içinde şöyle düşünür; Bu zatın hakikaten mürşidi kâmil olduğunu
bileyim ki biraz sonra huzuruna gittiğimde bana baklava ikram ede… Mühendis bu
düşünce ile Mustafa Baba’nın hanesine gelir. İçeri girdiğinde kalabalık bir
cemaatla karşılaşır. Sofralar serilmiş, yemekler yenilmiş, sinilerin üzerine
tabaklarla baklavalar getiriliyor. Boranlı Mustafa Baba, mühendise hitaben:
“Heyran, tez gel ki baklavaya yetişesin,” der. Yoldaki düşüncesiyle bu olay
arasında bağlantı kuran mühendis hayretler içinde kalır. O gün Mustafa Baba’nın
elinde tevbe eder.
۞
Boranlı Mustafa Baba’nın Malatya’da ikâmet eden
müridanından genç bir hatun, her gün konuşma hastalığına tutulmuş
kayınvalidesinin küfürlerle dolu gevezeliklerine duçar olur. Bir gün yine aynı
durum zuhur eder. Genç hatun, mürşidi Mustafa Baba’yı rabıta eder, ve: “Ey
Pirim Boranlı Mustafa Baba, bu kadının baskısından sen beni kurtar. Bana himmet
eyle” gibi niyazda bulunur. Bu duayı henüz tamamlamamıştır ki dış kapının zili
çalar. Koşup kapıyı açar ve Boranlı Mustafa Baba’yı karşısında bulur. Buyur
ederek içeri alır. Boranlı Baba yerine oturup hal hatırdan sonra kendisinden istimdat
isteyen müridesinin kayınvalidesine öyle tesirli bir nasihatta bulunur ki,
kayınvalide o günden sonra yaptıklarına pişman olur, tevbe eder, gelinine karşı
insanca muamelelerde bulunur. Eski alışkanlık ve zorbalıklarından tamamen vaz
geçer. Bir müddet sonra Boranlı Mustafa Baba’nın hanesine gelir, o da Baba’ya
müntesib olur.
۞
Yeşilyurt’lu bir şahıs anlatır:
“Bizim Yeşilyurt’lu Ilıcalı Muhammed Efendi ile beraber
Boranlı Mustafa Baba’nın ziyaretine giderdik. Her gitmemizde Baba Efendiye
sormak üzere içimde birçok sualler hazırlardım. Ne var ki huzuruna çıktığımızda
nutkum tutulur bir şey söyleyemezdim. O esnada Boranlı Mustafa Baba tek tek
benim içimden geçirdiğim sualleri mübarek lisanıyla zâhire aksettirir,
arkasından da cevaplarını verirdi. Dolayısıyla bu durum hayretimi mucib olur,
Boranlı Baba’nın büyük bir veli olduğuna her defasında kanaat getirirdim.”
۞
Yeşilyurt’lu İbrahim Baba torunu Said Efendi şöyle anlatır:
“1966 yılında imamlık imtihanına girmezden evvel birkaç kez
Boranlı Hacı Mustafa Baba’nın huzuruna gittim. Her defasında: Baba, yakında
imtihana gireceğim, bana dua edin, diye halimi arz ettim. Baba her defasında:
Oğlum Said, gam çekme… Cenâb-ı Allah’ın izniyle imtihanı kazanacaksın, diye
karşılık veriyordu. Hakikaten de imtihana girdim, benimle beraber imtihana
giren iki hafızın arasında Cenâb-ı Allah’ın izniyle, Baba’nın duası bereketiyle
imamlık imtihanını ben kazandım. O gündür bu gündür görmüş olduğun Yeşilyurt
Tepecik Camiî Şerifi imamlık görevine devam ediyorum.”
۞
Malatya’lı Mustafa Hayri Baba’nın müridlerinden Ahmed
Gaffaroğlu anlatır:
“Bir gün Boranlı Hacı Mustafa Baba ile mümin bir kardeşin
dükkanında oturmuş sohbet ediyorduk. Bir ara ben, Mustafa Baba’ya sordum: “Baba
Efendi, bazı cezbeli hallerde kendimi kaybediyorum, sayha çekiyorum. Bu gibi
hallerin şer’ân bir mahzuru olabilir mi?” Şu cevabı verdi: “Azizim, Sultan ül
ârifin Bayezidi Bestamî böylesi cezbeli hallerde sağ tarafına üfürürmüş.” Ben:
“Efendim, cezbe rüzgâra benzer. Karşıdan gelen rüzgâr hiç üflemekle gider mi”
dedim. İçimden; bu adamdan iş yokmuş. Altmış yetmiş yıl Hak yoluna çalıştığı
berheva imiş, diye düşündüm. O gece istihareye vardım. Şu rüyayı gördüm; önümde
içleri çay dolu iki bardak vardı. İki bardakta çıtlayıp kırıldılar. Sonra
Malatya Söğütlü Camiîne geldim. Boranlı Baba elinde bir süpürge ile caminin
avlusunu temizliyordu. Aynı zamanda Söğütlü Camiî imamının Boranlı Mustafa Baba
olduğunu görüyorum. Dedim ki: Efendim, süpürgeyi bana verin, biraz da ben
süpüreyim. Dedi ki: Al. Süpürgeyi elime aldım, oraları iyice temizledim.
Günlerden o gün Cuma imiş. Boranlı Mustafa Baba dedi ki; Şeyh Ahmed, minbere
çık da hutbeyi sen oku. Bunun üzerine başıma fesi vurundum, sırtıma cübbeyi
giyindim, minbere çıktım. Öyle bir hutbe irad eyledim ki cemaatın cümlesinin
gözlerinde yaşlar boşandı. Sonra Cuma namazını kıldırmak için imamete geçeceğim
esnada kendi kendime; Hazreti Şeyh dururken imamete geçmek bize düşmez, dedim.
O anda uykudan uyandım. Bu rüyayı Malatya müftüsü Konyalı Mehmet Ulucan
Efendiye anlattım. Şu yorumu yaptığımı da kendisine bildirdim: “Efendim,
geçenlerde filân mü’minin dükkanında şöyle şöyle konuştuk. Rüya âleminde çay
bardaklarının kırılmasını o iki kişinin gönüllerini kırdığıma hamlettim.
Caminin avlusunu süpürmeyi de içimdeki kötü düşüncelerin bertaraf olduğuna
yorumladım.” Müftü Efendi: “Evet, tam yorumladığın gibidir” dedi. Sonra bu
rüyamı Boranlı Hacı Mustafa Baba’ya anlattım. O: “Oğlum, o rüya sizin
saflığınızın mahsulüdür” cevabında bulundu.
۞
Yarımcahanlı bir şahıs anlatır:
“Bizim öküzlerden biri harmanda çokça buğday yemiş, karnı
çok şişmiş, anormal bir hal almıştı. Bu vaziyette öküzleri önümüze katmış eve
gidiyorduk. Yolda, atının üzerinde Yarımcahan köyünde Bekir Hocayı ziyarete
gitmekte olan Boranlı Hacı Mustafa Baba ile karşılaştık. Boranlı Mustafa Baba,
bizim karnı çok şişmiş öküzün anormal vaziyetini görünce dedeme hitaben:
“Gaydo, bu öküze ne oldu?” diye sordu. Dedem: “Baba, harmanda buğday yemiş, bu
yüzden karnı böyle oldu” cevabında bulundu. Boranlı Mustafa Baba: “Gaydo,
yerden bir taş al, birkaç defa öküzün karnına bu taşı sür, inşeallah öküzün
durumu düzelir” dedi. Dedem yerden bir taş aldı, öküzün karnına birkaç defa
sürdü. Az zaman sonra öküzün şişkin karnı yeniden önceki sıhhatlı haline
dönüştü.”
۞
Orduzu’lu bir müridi anlatır:
“Orduzu’da Sofî namıyla maruf bir kimse vardı. Bu sofî 1968
yılında bir gün bana: Münasip bir günde seninle beraber Boranlı Hacı Mustafa
Baba’nın yanına gidelim, onun sohbetinde bulunalım, dedi. Kurban Bayramına bir
haftalık zaman kalmıştı. Gitmek için Bayramın ikinci gününü kararlaştırdık.
Nihayet Kurban Bayramının ikinci günü gelip çattı. Sofî ile beraber önce
Malatya’ya gittik. Oradan bir dolmuşa binerek Eskimalatya’da Ali Baba
türbesinin yanında indik. Sırayla Ali Baba, Ulu Cami, Üç Kardeş, Beş Kardeş ve
Hötüm Dedeyi ziyaret ettik. Sonra yaya olarak bir saat mesafede bulunan Boran
köyüne doğru hareket ettik.Çünkü Hacı Mustafa Baba o esnada Boran köyünde oğlu
Faik Şahin’in evinde bulunuyordu. Yolda giderken İslâm’dan; namaz hakkında,
oruç hakkında, tasavvuf ve nefis hakkında bir müddet konuştuk. Bir ara ben,
Sofî’ye dedim ki: Sofî Efendi, inşeallah’ür-Rahman Babagilin hanesine vasıl
olduğumuzda nice zatların, nice adsız velilerin ellerinde zikrullah çekilen
halka tesbihini ve nice zatların başlarına giymiş bulundukları Kadirî
Tarikatının hilâfet taclarını görürüz. Sofî, bana döndü: Acaba görmek nasib ve
müyesser olacak mı? Diye sordu. Ben: Umarım görürüz, cevabını verdim. Bir saat
sonra Boran köyüne vasıl olduk. Oğlu Faik Şahin’in hanesine gittiğimizde Boranlı
Hacı Mustafa Baba evde yoktu. Torunları: Bayramlaşmaya çıktı, birazdan gelir,
dediler. Odada oturduk. Az zaman sonra Mustafa Baba içeri girdi ve girerken de:
Bu efendiler, taç ile tesbihi görmek isterler, getirin de görsünler, dedi.
Babanın ağzından bu sözü duyan Sofî, benim yüzüme baktı, kafasını salladı; Haza
evliya imiş, der gibi bir hali vardı. Torunları taçları ve tesbihi getirdiler.
Boranlı Baba, taçları başımıza vurdu, tesbihi gösterdi, bizlere dua etti.”
۞
Yine Orduzu’lu aynı müridi anlatır:
“28 Temmuz 1968 Pazar günü idi. Yeşilyurt’taki bir seveni
Boranlı Hacı Mustafa Baba’yı hanesine davet etmişti. Baba, bu durumu bana
nakletti, benim de kendisiyle beraber Yeşilyurt’a gelmemi beyan ettiler.
Kararlaştırılan gün Malatya Yeni Camiinin önünde buluştuk. Bir müddet Caminin
içine açılan büyük kapının dış kısmında yan tarafta oturduk. Ben, kendisine
Mukarreb Melekler hakkında birkaç sual sordum, o da cevap verdi. O esnada
Boranlı Hacı Mustafa Baba’nın üç-dört yârânı yanımıza geldiler. Vefat eden bir
dostunun o gün üçüncü günü olması münasebetiyle okutulacak Mevlid-i Şerife
davet ettiler. Öğle namazından sonra onbeş, yirmi kişilik cemaatla taziye evine
gittik. Mevlid-i Şerifin akabinde Boranlı Baba, insanı manevî âleme sürükleyen
sesiyle Kur’ân okudu ve çok tesirli bir dua irad eyledi. O anda gördüğüm
kadarıyla birçok kişi gözyaşı döküyorlardı. Yemek yedik, takriben yirmibeş-otuz
kişiyle beraber taziye evinden ayrıldık. Yeşilyurt dolmuş durağına gittik.
Cemaat teker teker Boranlı Şeyhin eline uzandılar, müsaadesini alarak
yanımızdan ayrıldılar. Dolmuşa bindiğimizde ikindiye bir saat kadar zaman
kalmıştı. Dolmuş hareket etti, on dakika sonra Yeşilyurt’ta indik. Durakta
birkaç yârânın Boranlı Mustafa Baba’yı beklediklerini gördüm. Edeble Şeyhin
eline uzandılar, koluna girdiler, bizi davet eden eve götürmek istediler.
Boranlı Baba; Burada bir torunum var. Önce onu ziyaret edeyim. İkindi
namazından sonra geliriz, diyerek onlardan müsaade aldı. Yeşilyurt’ta kız
torunugile gittik. Epey oturduk. Sonra ikindi namazını kılmak üzere camiye
gittik. Namazda imamete Boranlı Mustafa Baba’yı geçirdiler. Namazdan sonra
cemaatla beraber davet eden eve gittik. Akın akın pek çok kişi geldi. Cemaatla
akşam namazını kıldık. İmamette Çırmıktılı İbrahim Baba torunu Said Efendi bulunuyordu.
Akşam yemeğini yedik. O esnada sağ ayağı beyaz bir bezle sarılı, koltuk
değneklerine basarak gelen Yeşilyurt’lu Demirci Mustafa Efendiyi gördük. Geldi
Boranlı Şeyhin yanına oturdu ve; Baba, ayağım çok ağrıyor, yürüyemiyorum, lütuf
buyurunuz da biraz okuyunuz, dedi. Boranlı Mustafa Baba, ellerini ağrıyan
şişmiş ayağın üzerinde gezdirdi, okudu, üfledi. Yine cemaatla yatsı namazını
kıldık. Akabinde sohbet yapıldı. Sohbetten sonra cemaat Boranlı Şeyhden müsaade
aldılar, o evden ayrıldılar. Bu esnada koltuk değnekleriyle gelen Demirci
Mustafa Efendi, değnekleri kullanmadan tıpış tıpış yürümeye başladı, rahat bir
şekilde koydu gitti. Bu olayı görenler taaccüpten kaldılar. Nihayet Boranlı
Mustafa Baba da ev sahibinden müsaade aldı. O geceyi kız torunugilde geçirmek
üzere kalktık. Ev sahibi dostu koluna girdi, Boranlı Şeyhi torunugilin hanesine
kadar götürdü. O gece orada yattık.
۞
Boranlı Hacı Mustafa Baba, pazartesi ve cuma geceleri olmak
üzere haftada iki kez Peygamber-i Zişan (S.A.V.) Efendimizin ruhaniyetleriyle
mülâki olup onun direktifleri doğrultusunda hareket ederler.
۞
Boranlı Şeyhin ömrünün son yıllarında gözlerinin görme
kabiliyeti çok azalır. Ancak güneşli havalarda karşısında bulunan varlıkları
karaltı şeklinde görebilir. Yolda giderken kalb gözüyle gördüğü mü’minlere
selâm verir.
۞
Oğlu Hüdayî Şahin anlatır:
“Babam, geceleri yatakta yatarken gözlerini kapar,
sabahlara kadar Allah’ı zikrederdi. Bu durum nefes alış verişlerinde belli
oluyordu. Gecenin hangi saatinde Baba demiş isem hemen cevap vermiştir. O
devamlı sah idi.”
۞
Boranlı Hacı Mustafa Babanın ilk zevcesi Ayşe hatun 1955
tarihinde vefat eder. Çocuklarının isteği üzerine 1958 tarihinde Hatice Hoca
ile ikinci izdivacını yaptıktan sonra Malatya’ya yerleşir. Hatice Hoca 1965
yılında vefat eder.
۞
Boranlı Mustafa Baba, pek çok defa demişlerdir ki:
“Rahman’ın yolunda ne öğrendikse hepsini Abdullah Baba’ya
borçluyuz. Eğer insanlar arasında tanındıksa onun sayesinde tanındık. Abdullah
Baba olmasaydı bizi kimse tanımazdı.”
۞
1958 tarihinde cemaatın kalabalık olduğu bir anda bir kişi:
“Baba efendi, bir şayia çıkmış. Diyorlar ki: Ay’a çıkacaklar, Ay’ı
keşfedecekler. Bu konuda siz ne buyurursunuz?” Diye sorar. Boranlı Hacı Mustafa
Baba, kısa bir müddet sakalını ovalar, tefekküre dalar, sonra: “Evet, yavrum,
Cenâb-ı Allah’ın insanlara bahşetmiş olduğu akıl ve zekâ sayesinde Ay’a da
çıkarlar, yıldızlara da çıkarlar” cevabında bulunur.
۞
Milâdi 1968 yılında 4 Kasım Pazartesi sabahı ve de Berat
kandiline iki gün kala, müezzin minarede sabahın salât u selâmını okurken,
Boranlı Hacı Mustafa Baba sağ yanı üzerine yatmış bir vaziyette Kelimei Tevhidi
getirerek ve “Hûûû” diyerek ruhunu Hakka teslim eyler. Ruhunu teslim edeceği
ana dek Kelimei Tevhid ve Hz. Peygamber’e salât u selam getirir, ondan rivâyet
edilen duaları okur. Ölüm anında hiçbir zorluk ve sıkıntı alâmetleri
kendisinden görülmez. Mustafa Baba, ruhunu Hakk’a teslim ettikten sonra büyük
oğlu Fahri Şahin, Hazreti Şeyhin takma dişlerinden alt dişlerini çıkarır fakat
üst dişlerini bir türlü çıkaramaz. O anda Boranlı Baba ruhu kabzolunmuş olduğu
halde kendi sağ eliyle üst dişlerini çıkarır, yanındaki sandalyenin üzerine
koyar. Vefatından dört gün evvel oğullarına-kızlarına: “Üç gün ile beş günün
arasında vefat edeceğim” der. Vefat edeceği günün akşamı kendisine: “İyisin
inşeallah Baba efendi” dediklerinde, Boranlı Hacı Mustafa Baba: “Habibi Zişan
(S.A.V.) Efendimizden yirmi yıl fazla yaşadım. Bu, Cenâb-ı Allah’ın büyük bir
ihsanı değil mi” karşılığını verir. Malatya’da Emeksiz caddesinde ortanca oğlu
Hüdayî Şahin’in evinde vefat eder.
۞
Malatya’da Adil Akkoyunlu isimli bir şahıs anlatır:
“1987 yılı Hac mevsimi idi. Kâbe’de Altınoluk’un karşısında
bir gurup cemaatı oturur gördüm. Türk olduklarına kani olup yanlarına gittim,
selâm verdim. Başlarında bulunan kişiye Türkiye’nin neresinde olduğunu sordum.
O zat; Malatya’nın Darende ilçesinde olup isminin Osman Hulûsî Ateş olduğunu
beyan etti. Bunun üzerine kendimi onlara takdimle Malatyalı olduğumu söyledim.
Benim Malatyalı olduğumu anlayan Darendeli Hacı Hulûsi Efendi şöyle konuştu:
Malatya’daki dostları hep kaybettim. En son bir dostum kalmıştı, onu da
kaybettim. Bundan böyle Malatya’ya eskisi gibi sık sık gelmiyorum. Adil der ki;
kendisine sordum: O dostun kimdi? İsmi ne idi? Osman Hulûsi Ateş cevaben şöyle
dedi: Boranlı Hacı Mustafa Efendi idi.
۞
Boranlı Mustafa Baba’nın anlatımlarından bir-iki kesit:
Ben fakir (Mustafa Düzleme) on dokuz, yirmi yaşındayken
mana yolunda dedem Boranlı Mustafa Baba ile hemdem olduğumda Hazretin insana
ümit veren şu mübarek sözleri hâlâ kulaklarımda çınlamaktadır:
“Dünyada insanoğlunun ulaşamayacağı tek şey vardır. O da
nübüvvet makamıdır. Bu kapı peygamber i Zişan (S.A.V.) Efendimizle hitam
bulmuştur. Fakat velâyet kapısı kıyamete dek açıktır ve açık kalacaktır. Çünkü
Cenâb-ı Allah böyle buyurmuştur. Burada aklımıza şu soru gelebilir: Bu kapı
kimler için açık kalacaktır? Mevlâyı arzulayıp Hak yolunda gidenler için… Talep
denizine dalıp azim ile yüzenler için… Yaradanın uğrunda nefisleriyle ve
mallarıyla cihad edenler için…
Her meslekte olduğu gibi rah-ı vaslullahda (Allah’a kavuşma
yolunda) da insanoğlunun önüne pek çok derin derin hendekler, yüksek yüksek
dağlar, mazlumane cemalli şeytanlar çıkarlar. Bu zamanda insana lâzım olan odur
ki ümitsizliğe düşmeye. Bilakis azim ve sebatla çalışma gayretini gittikçe daha
fazla artıra.”
Yine bir gün kalb ilminden bahisle şöyle buyurdular:
“Kastedeceğim kalb sineye çarpan et parçası olmayıp
manevidir. Hakaik-i kâinatın çekirdeğini teşkil eder. İnsanoğlu işte bu kalb
ayağıyla Cenâb-ı Mevlâya vasıl olur. Bunun için ilk başta bilinmesi lâzım olan
mefhumlar; riya, nifak, gurur, hased, benlik, şöhret, ucub, kibir, cimrilik
gibi ruhî hastalıklardır. İnsan bu hastalıklarını anlamadığı gibi zanneder ki
dünyada kendisi gibi mükemmel ahlâklı ve çok dindar hiç kimse yoktur. Kur’ân-ı
mübinde: İnananlara artık o zaman gelmedimi ki kalbleri Allah’ın ihtarı ve
açıklanan hakikat karşısında huşûa varsın. Evvelce kendilerine kitap
gönderilenlere (Yahudi ve Hristiyana) benzemesinler. Onlar ki, basiret müddeti
uzatıldığı halde kalbleri katı kalmışlardır (Hadid sûresi, âyet:16) âyeti nazil
olmuştur. Bu âyeti kerime kalbin hastalıklarına işaret ediyor. Resûl-i Ekrem
(S.A.V.) Efendimiz: Katı kalb Allah’dan uzaktır buyurmuştur. Yunus Emre (k.s.):
Taş gönülden ne biter
dilinden ağu tüter
nice yumuşak söylese
sözü savaşa benzer
diye
haykırır.
Kalbi bu gibi hastalıklardan kurtarmak için ne yapmak
lazımdır diye sorulacak olursa, üç şey lâzımdır cevabı verilir: Birincisi
sünneti seniyyeye ittibadır: Çünkü Peygamberin (S.A.V.) yol ve gidişatından
daha iyisine rastlanmamış, bundan sonra da rastlanmayacaktır. İkincisi
tefekkürü mevttir: Ensardan biri Resûlullah (S.A.V.) Efendimize sordu:
– İnsanların en akıllısı kimdir? Şöyle buyurdular: –Ölümü en çok
hatırlayan ve ölüm için en ziyade hazırlanandır. İşte bu gibiler en akıllı
kimselerdir. Dünyanın şerefini, ahiretin iyiliğini alıp götürürler. Üçüncüsü
kâmil bir mürşit bulup bey’at etmektir: İnsan, yüzündeki ayıpları net ve berrak
olarak ancak ayna sayesinde gördüğü gibi manevî ayıplarını (hastalıklarını) da
kâmil bir şeyhile görebilir. Olgun mürşit söz ve haliyle müridinin manevî
hastalıklarını tedavi eder. Sıtkı safa, zevki vefa, talebi Mevlâ bunlardandır.”
Tevazu ve ilmin yanı sıra dirayet ve firaseti, takva ve
muhabbetinin yanı sıra yiğitlik ve büyüklüğü ile nümune-i imtisal olan Boranlı
Baba vaz u nasihatlarıyla muhataplarını mest ü hayran bırakıyor, insana ilk
başta lâzım olan şeyin ahlâk olduğunu söylüyordu:
“Kişi evvelâ hal ve hareketlerine bakıp gidişatını en ufak
teferruatına kadar tetkik etmelidir. Şerî şeriften uzak olan kavil ve
fiillerini terk etmeli, yerine Kur’ân ve Resûlullah tarafından emredilmiş olan
hüsnü ahlâkı koymalıdır. Ahmedi Muhtar (S.A.V.) Efendimiz temiz ahlâkı ibadet
saymış şöyle buyurmuştur: Güzel ahlâk amellerin en efdalıdır. Mal ile halkı
memnun edemezsen iyi huyla memnun eyle. Zira iyiliklerin en güzeli iyi
ahlâktır. Ahlâk, ilim ve sanatla beraber akla ve vicdana hayat verir. Âlemin
nizam ve intizamı ancak ahlâk ile mümkündür. Bir şahsın Şerîat ipine ne derece
bağlı olduğu ahlâkının az veya çok olduğundan belli olur. Ahlâk ilimden mukaddem
olup edep ile mükerremdir. Ahlâk Müslümanlığın gayesi ve dinin temelidir.
Binaenaleyh Habibi Zişan (S.A.V.) Efendimiz: Ben ancak ahlâki güzellikleri
tamamlamak için gönderildim, buyurmak suretiyle ahlâkın ne büyük bir değere
haiz olduğuna işaret ediyor. Ebu’d-Derda (R.A.) yoluyla rivayet edilen bir
Hadisi Şerifte sevgili Peygamberimiz (S.A.V.): Kıyamet gününde mü’minin
mizanında güzel ahlâktan daha ağır bir şey yoktur, buyurmuşlardır. Ebu Hureyre
(R.A.) yoluyla rivayet edilen bir başka Hadisi Şerifte: Mü’minlerin iman
yönünden en kâmil olanları ahlâken en güzel olanlarıdır, buyurulmuştur.
Üzerimize ahlâkı Peygamber hil’atını giyip hakiki mü’minler safına girelim. Hem
dünyamızı hem de ahretimizi mamur kılmak için gayret sarfedelim. Hakiki
Müslüman odur ki, elinden ve dilinden diğer Müslümanlar emin olalar. Nitekim
Serveri Kâinat (S.A.V.) Efendimiz: Müslüman, elinden ve dilinden diğer
Müslümanların selâm olduğu kimsedir, emrinde bulunuyor. Bir insan ne kadar çok
taat ve ibadetlere sarılmış olsa, diğer yönden ise kötü ve çirkin huylarını
bırakmak azim ve gayretinde bulunmasa o kimse yapmış olduğu taat ve
ibadetlerden bir feyz alamaz. İş bu hal üzere bulunduğu müddetçe yevmi
kıyamette o taat ve ibadetler dürülüp bükülerek sahibinin yüzüne çarpılır.
Mürşidi âlem Muhammed Mustafa (S.A.V.)’nın hal ve hareketlerini inceleyip
öğrenerek bizzat kendi üzerinde tatbik etmeye çalışan bir kişinin yapmış olduğu
az bir amel, ahlâk mefhumuna riayet etmeyen diğer bir şahsın batmanlarla
yaptığı amele mürehcahtır…”
Hanemizi şereflendirdiklerinde Tarikin bazı kurallarından
bahisle viran olan gönül mabedimi süratle imar ve ihyaya yöneldiler:
“Yavrum!.. Çalışmış olduğumuz bu ilim öyle yüce bir ilimdir
ki insanoğlunu her iki cihanın saadetine erdirir. Bu ilmin adına ilmiledün:
Hakikati bilme denir. Gitmiş olduğumuz yol, peygamberlerin ve velilerin
yoludur. Bu ilim okuyup yazmak ile öğrenilmez. Hal ile tatmak ile öğrenilir.
Binaenaleyh erenler demişlerdir ki: Men lem yezuk lem ya’rif: Tatmayan bilmez.
Bu yolda tahkikan takva libasını giymek gerektir. Zikrullaha, Tevekküle, Sabıra
ve Tevbeye çok devam edilmelidir. Ashabtan Muaz İbni Cebel (R.A.) şöyle
buyurur: Peygamber (S.A.V.) Efendimizden son olarak duyduğum söz şudur:
Kendisine: – Hangi amel Allah’a hoş gelir? diye sordum. Cevaben: – Dilin
Zikrullahla ıslanmış olarak vefat etmendir, buyurdular. Zikrullah öyle yüce ve
mübarek bir iştir ki devamlı yapıldığı müddetçe taklit olarak da söylense
zamanla tahkike çevrilir. Gönlü ayna gibi pak eder. Tahkikan yapılan zikrullah
ile insan bütün günahları bırakır. Bir an olsun iyilik yolundan ayrılmak
istemez.”
Yine başka bir zamanda zikrullahın farz-ı daim olduğunu
beyanla dilimizin devamlı zikrullah ile iştigal etmesini sağlık veriyor. Zikrin
faziletini zihinlere aşağıdaki şu minval üzere aksettirmeye çalışıyordu:
“Zakir her an Mevlâsını zikreder. Onun için üç zevk vardır.
Bunlar: Zikir, şükür, sabırdır. Dilde Cenâb-ı Hakk’ı anar. O ses kalbe gider.
Yaradanın sıfatları ve fiilleri gelir hatırına. Bu hal ile kendini kaybeder.
Çünkü gönlünü iyice Allah’a vermiştir. Öyle bir an gelir ki, cemî azaları da
zikrullaha iştirak ederler. Gönüldeki hicap zikrullah ile yırtılır yerinde
muhabbet ve havf (Allah korkusu) hasıl olur. Kur’ân-ı Hakîmde: Allah anılınca
yürekle oynar, (Enfal sûresi, âyet:2) emri geçer. Bu âyet, Allah korkusunun
temelinin ve haşyetin başlangıcının zikrullah olduğunu apaçık bildirir.
Zikrullah, kalbi marifet nuruyla parlatır. Ekmel-i Resul (S.A.V.) Efendimiz bir
Hadis-i Şerifte şöyle buyuruyorlar: Her şeyin bir cilâsı vardır. Gönül cilâsı
da lâ ilâhe illallah Muhammeden Resulüllahdır. Diğer bir Hadis de: Allah
indinde nasın derece bakımından en yüksek olanları, Cenâb-ı Mevlâyı
zikredenlerdir, buyuruluyor. Nebiyi Zişan (S.A.V.) Efendimizin bu Hadis-i
Şerifte bildirmiş olduğu zakir, Allah Celle ve âlâ Hazretlerini zikrederek onun
emirlerine harfiyen imtisal, nehiylerinden ictinab eden kişidir. Zikirde dikkat
edilecek nokta dil ile beraber kalbi de harekete geçirmek ve Allah’ın rızasını
gözetmektir. Böyle zikirde çok büyük sevaplar vardır. Resûl-i Zişan (S.A.V.)
Efendimizin: Münafıklar gösteriş yapıyor deyinceye dek Allah’ı anınız,
buyrultusu işte bu zikre işaret ediyor. İnne zikrellahi teâlâ şifâ’ün: Allah’ı
zikretmek manevî hastalıklara şifadır, Hadis-i Şerifi böylesi zikirle olur…”
Şifahi bir sohbetinde kısaca ilham konusunda buyurdular ki:
“Cenâb-ı Allah (c.c.) Hazretleri, teşbihte hata olmaz, her
insanın kalbine bir nohut tanesi büyüklüğünde nurî ilâhi tecelli eylemiştir.
Her kim ki Şerîatı Muhammediyeye can ü gönülden bağlanırsa o kişinin kalbindeki
ilâhi nûr manevî bir alevlenme ile yavaş yavaş genişler ve bir zaman sonra
sâlikin yüzünde tecelli eyler. O zaman ehl-i sâlikin yüzü nurlanır, ağzından
çıkan her kelimeyi ilham ile söyler. Söylenen o kelime ve cümleleri o anda ne
söyleyen ve ne de dinleyen fehmedebilir. Konuşulan lâfların ortaya koyduğu
muazzam anlamlarının nereden geldiğini idrak edemezler. Konuşulanlara söyleyen
de hayret eder, dinleyen de hayret eder. Bu hal şu misalle daha iyi
anlatılabilir: meselâ bir koyun veya bir inek yem yemeyip su içmese onun sütü
olur mu? Tabîdir ki olmaz. Fakat hayvan hem yer ve hem de içerse o zaman sütü
olur. Fakat hayvan bilmez ki o süt, yeme ve içme sayesinde hasıl olmuştur. İşte
o insan da böyledir. Onun söylediklerini karşısındakiler ve yanındakiler hayret
içinde dinlerler. Zannederler ki o sözler bir kitap mahsulüdür. Halbuki o
sözler kitaptan alınmış değildir. Hak ilmiyle söylenir. Söyleyen adam da
söylemiş olduğu sözlerin nereden geldiğinin pek farkında değildir.”
Yine bu meyanda iki ağaç kavanostan örnek verir:
“İki ağaç kavanos alalım. Birinin içine bal, pekmez, ekşi
vb… koyalım. Diğeri ise boş kalsın. Birkaç gün sonra kavanoslara dıştan
bakıldığında hangisi dolu, hangisi boş hemen anlaşılır. Çünkü içi dolu olan
kavanosun içindeki maddenin rengi kavanos ağacının dışına aksetmiştir. Boş
kavanos ise olduğu gibidir.”
Hazret, 1967-1968 yıllarında kısa aralıklarla hanemize
teşrif ettiklerinde, gündüz, eğer ben uyuyorsam kadri âli nutkuyla ve esprisel
bir şekilde: “Mustafa, gece ibadetini bol bol yaptığından uyku ihtiyacını
gündüz karşılıyor,” diyor, tebessümle beni Hak yolunda çalışmaya teşvik
ediyordu.
Boranlı Mustafa Baba, kendi anlatımıyla, bir zamanlar
kürsüde ve mimberde vazu nasihatlarını müzekkin-nüfus adlı eser doğrultusunda
ortaya koyarmış… 1968 yılının başlarında Abdu’l-Bâri En-Nedevi isminde
Hindistanlı Yeni Felsefe Kürsüsü Sâbık Profesörünün Tasavvuf ve Hayat adlı
eseri elime geçti. Bu kitaptan birkaç sahifeyi dedeme okuduğumda, O, eseri çok
beğendi.
Beraberliğimizin birinde Hazretin Eşrefoğlu Rumi’den
alınma: “İlâha pâdişaha bi-niyaza-yüce dergehine geldim hudâya…” başlıklı
münâcatı, Niyazi’nin bir ilâhisini, yine Âşık Kuddûsi’nin: “Ey Rahmeti bol
Padişâh-cürmüm ile geldim sana.” münâcâtını terennüm ettiğine şahit oldum.
1925 tarihinden önce dergâhlar faaliyette iken zikir
meclislerinde Tevhid faslının başında Kuddûsi Baba’nın: Ey derde dermân
isteyen-Gel halka-i Tevhide gir…” başlıklı beyitleriyle daha başka ilâhilerin
okunduğunu anlatmaya çalışmışlardı.
O zamanlar henüz gençtim. Dedem, ifadelerini benim seviyem
doğrultusunda ortaya koyuyordu. İnsan ve toplum psikolojisini çok iyi bilen bir
kimseydi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder