8 Mayıs 2015 Cuma

ŞEYH HACI MUSTAFA BABAİ BORANÎ’al MALATÎ (1884-1968)



ŞEYH HACI MUSTAFA BABAİ BORANÎ’al MALATÎ (1884-1968)

Boran’lı Hacı Mustafa Baba, Abdullah Fahrî Baba’nın Malatya’daki önemli halifelerinden biridir. Hicri 1302 (Milâdi 1884) tarihinde Malatya’nın Boran Köyünde dünyaya gelir. Babasının adı Ömer, annesinin adı Gülizar olup anne tarafından nesebi Peygamber (S.A.V.) Efendimize ulaşmaktadır. Üç erkek, bir kız kardeştirler. Büyük kardeşi Yemen harbine gider, dönmez. Küçük kardeşi seferberliğe gider, Kafkas cephesinde şehit olur. Kız kardeşi ise bir yıllık evli iken ölür.
Abdullah Fahrî Baba’nın rahle-i tedrisinde yetişir, Şer’î ilimleri öğrenir. Ondan iktibâs-ı envâr-ı tarikat ve iktisâb-ı esrâr-ı hakikat eyler. Kısa zamanda olgun bir kişi olur ve de Hazreti Şeyh’den sikke tarzında dört mühürlü Tarikat icazetnamesi alır. Cennetmekân Abdullah Fahrî Baba Hicri 1326 (Milâdi 1908) tarihinde vefat edince, müşarünileyh, Abdullah Fahrî Baba zaviyesinde postnişîn-i irşad makamına getirilir. Daha sonra merhum üstazının büyük kızı Ayşe Hatunla evlenir, dünya evine girer. 1912-1913 tarihlerinde tabur imamı olarak Balkan harbine katılır. Malatya’lı birçok yaşlılar Boran’lı Hacı Mustafa Baba’nın askerlikle ilgili bir hatırasını şöyle anlatırlar:
“Birinci Balkan Harbinde Osmanlı hudutları dahilinde asker toplanır. Bundan böyle Boran Köyü’nün muhtarı, Şeyh Mustafa Baba’nın hanesine gider, ona, kendisini askere çağırdıklarını söyler. Bunun üzerine Hazret, konu-komşu ile vedalaşır, yola çıkarlar. Kendisini şehre (Malatya’ya) kadar yolcu etmek için, yanında, İmamoğlu köyünde Budanzâde Ali Efendi bulunmaktadır. Boran köyü ile Battalgazi nahiyesi arasında bir mevkide Mustafa Baba, bir ara yönünü Bağdat’a taraf döner, kısa bir müddet yolda durur, gözyaşları arasında şöyle bir tazarruda bulunur:
– Ya Gavs ül Âzam Abdülkadir Geylânî, Allahü Teâlâ’ya dua eyleki Sünnet-i Resûlüllah üzere bırakmış olduğum saçımı ve sakalımı tıraş etmeyeler.
Nihayet Malatya’ya vasıl olurlar. Kadirî hulefasından Boran’lı Mustafa Baba’nın asker olmak için şehre geldiğini duyan Malatya eşrafından bir takım kimseler, Hazretin yanına gelirler, onun halini hatırını sual ederler. Sonra kendisine şöyle ricada bulunurlar:
– Efendi Hazretleri, zât-ı âliniz için hükümete bedelinizi verelim de askere gitmeyesiniz. Olmaya ki kumandanlar saçınızı ve sakalınızı kestirerek şu andaki kılık-kıyafetinizi bozalar.
Şeyhin askere gitmemesi için kendisine binbir çeşit dil dökerler. Boran’lı Şeyh, onlara şu cevabı verir:
– Cenâb-ı Mevlâ, siz efendi kardeşlerimden razı olsun. Sağ olunuz, var olunuz. Allah’ın izni keremiyle gerek ki kumandanlar kılık-kıyafetime dokunmayalar.
Sonra askere gitmesinin, harbe katılmasının daha hayırlı olacağını beyan eder ve birliğine teslim olur. Bir ara yüzbaşılardan biri, saçları iki örgü halinde ta beline kadar uzanan, siyah ve ucuna makas değmemiş uzun sakalı, başında Kadirî tacı ve üzerinde yeşil sarığıyla etrafındakiler üzerinde heybetli bir hava yaratan uzun boylu Mustafa Baba’nın yanına gelir, gıbta ile bir müddet onu temaşa eder, aralarında şu konuşma geçer:
– Efendi, zât-ı âliniz nerelidir?
– Malatya sancağının Boran karyesindenim.
– Adınızı lütfeder misiniz?
– Adım Mustafa’dır.
Karşısındakinin ismini duyan yüzbaşı, bir müddet kafasını önüne eğer, düşünür. Sonra bir şey hatırlamış gibi:
– Yoksa Kadirî hulefasından Boranlı Mustafa Baba denilen zât siz misiniz?
Diye sorduğunda
– Evet, buyurduğunuzun tâ kendisiyim.
Cevabını alır.
Karşısındaki zâtın Boran’lı Şeyh Mustafa Baba olduğunu anlayan yüzbaşı, onun elini öpmek ister, şöyle der:
– Efendi, ben müftüyüm. Zât-ı âlinizden bir ricam olacak.
– Kerem buyurunuz, kumandanım.
– Sizden ricam şudur ki; saçınızı, sakalınızı kesmeyiniz üzerinizdeki kılık-kıyafetinizi değiştirmeyesiniz.
Rumeli’ye gitmek için askerin yola çıkma zamanı gelip çatar. Mustafa Baba, tabur imamı olarak görevlendirilmiştir. Askerin yürüyüşe geçeceği bir esnada, Hazret, güzelce bir dua irad eder, Şeyhin etrafında halka çevirmiş olan tabur, hep bir ağızdan “Amin” derler, sonra harekete geçerler. Yolda bölük yüzbaşısı, diğer neferlerden ayrı bir giyim içinde bulunan Mustafa Baba’ya yaklaşarak:
– Efendi, zât-ı âliniz her şeyde serbestsiniz.
Der.
Tabur, Malatya’nın Yazıhan mevkiinden geçerken askerin rica ve ısrarı üzerine, Baba, yeniden çok etkili bir dua irad eder, etrafında halka çevirmiş taburda herkes, bu duanın etkisiyle gözyaşı döker. Bu esnada kendisini görmüş olan tabur binbaşısı:
– Baba Efendi, giyim-kuşam da her şeyde serbestsiniz. Sakın kılık-kıyafetinizi değiştirmeyesiniz.
Emrini verir.
Boran’lı Şeyh, binbaşıya teşekkür eder.
Günler sonra İstanbul’a vasıl olurlar. İstanbul’da çok kalmayarak Edirne’ye geçerler. Günlerden bir gün Enver Paşa orduyu teftişe gelir. Hazret, Enver Paşa’nın kendisini görerek saçını, sakalını kestirmemesi düşüncesiyle yere çömelir, askerlerin arasında gizlenir. Birkaç gün sonra Neşet Paşa orduyu teftişe geldiğinde, Mustafa Baba, yeniden askerin arasında gizlenir. Neşet Paşa, askere hitaben şöyle der:
– Asker, namaz kılıyor musunuz?
Askerler hep bir ağızdan:
– Evet Paşam, kılıyoruz.
Cevabını verdiklerinde Paşa sorar:
– Peki, imamınız nerededir?
Bu sual üzerine, gizlenmek maksadıyla askerin arasında yere çömelmiş bulunan Boran’lı Mustafa Baba, yavaş yavaş doğrulur. Uzun saçlı, uzun sakallı, tarikat kisvesine bürünmüş Şeyhi gören Neşet Paşa:
– Ordunun imamı siz misiniz?
Diye sorar.
Boran’lı Baba:
– Evet kumandanım, benim.
Cevabını verir.
Aralarında şu konuşma geçer:
– Çok güzel… Hocam, isminizi bahşeder misiniz? Nereli olduğunuzu söyler misiniz?
– İsmim Mustafa’dır. Malatyalıyım.
– Hangi Tarikin mensubusunuz.
– Tariki Kadirîdenim.
– Ben de aynı Tarike mensubum. Efendi, her şeyde serbestsiniz. İstediğiniz şekilde hareket edebilirsiniz.
Neşet Paşa, bu konuşmalardan bir müddet sonra Boran’lı Mustafa Babayı huzuruna davet eder. Şeyhin sohbetinde feyz alır, ona intisab etmek talebinde bulunur. Hazret, Paşaya, Akşemseddin Hazretlerinin Fatih Sultan Mehmed Han’a buyurduklarını söyler:
– Paşam der. Şimdi harp halindeyiz. Bu yolda (yani dervişlikte) öyle bir lezzet vardır ki, bir kere onu tadınca, artık dünya saltanatı gözünüzden düşer. Halbuki siz ordunun başında bir paşasınız. Bunu gereği gibi ifa ve ordunun başında bulunmayı lâyıkıyla icraya mecbur ve bununla vazifelisiniz. Siz, Tarikata girerseniz ahval-i ordu bozulur. Sebep olduğum için, ben de Allah’ın gazabına uğrarım. Kısaca sizin sâlik olmanız değil, malik olmanız lâzımdır. Siz makamınızın icabettirdiği adalet ve insaftan şaşmayınız, nefsinizi toplumun nefsi yolunda kullanınız ve bu kadarı size kifayet eder.
Başta Neşet Paşa olmak üzere, diğer subaylar Şeyhe karşı çok büyük hürmet ve itibar gösterirler, kendisine özel bir çadır açarak emrine hizmetçiler tayin ederler. Şeyhin, Neşet Paşa’nın teveccühüne mazhar olması ordu içinde duyulduğunda, askerler kendisine:
– Neşet Paşanın Şeyhi…
Diye hitap etmeye başlarlar.
Boran’lı Mustafa Baba, diğer askerle birlikte cephede fiilen savaşa katılır, düşmana karşı kurşun sıkar. Ayrıca ma’nen moral desteğinde bulunur. Balkan savaşı, Osmanlı ordusunun kendi içinde birtakım fırkalara ayrılması yüzünden düşmana karşı yenilmesiyle son bulur.”
Boran’lı Hacı Mustafa Baba, Boran köyündeki Fahrî Baba zaviyesinde, gönüllerde Tevhid nurunu; Kitabullahın emrettiği ve Resûlüllah (S.A.V.)’ın talim ettiği şekilde yakmaya çalışır. Malatya ve civar vilâyetlerde birçok zevatı sülûk ile bir kısmını da yalnız sohbetle irşad eyler. Binlerce yakîn teşnedilân, çeşme-i feyzinden sîrab olur. Osmanlılar zamanında, seyyidliğin işareti olarak, kırmızı taç üzerine yeşil sarık sarar. Boran’lı Mustafa Baba’nın postnişinliği sırasında Osmanlı Devleti’nce Tekkeler ve Zaviyelerle ilgili pek çok talimâtnameler çıkarılır.
۞
Boran’lı Mustafa Baba, müridlerine, masivadan geçmeyi ve yalnız Allah’ta fâni olmayı öğütleyerek, her zaman ve mekânda, her yer ve şartta ibâdeti tavsiye eder. Şeyhliği bir sömürme, bir nüfuz sağlayış aracı olarak yürütmez, inananları, rüsûma şekle bağlamaz, onları ayrı bir sınıf haline getirip bağnazlaştırmaz. Malatya ve havalisinde halk ve aşiret reisleri tarafından sevilen, sayılan ve sözü geçen bir kimse olup bunlar arasında meydana gelen ihtilâfları kısa zamanda halleder, verdiği âdilâne hükümler taraflarca kabul edilir.
Anlatırlar ki; Adıyaman’ın Porga köyü tarafından mera yüzünde iki kabile birbirine girer, aralarında kavga çıkar. Birtakım aracılar bu iki kabileyi barıştırmak, sulhu sağlamak için Mustafa Baba’yı Porga köyüne götürürler. Boran’lı Şeyh, kabilelerin ileri gelenlerini toplar, onlara barışmaları hususunda vazu nasihatta bulunur, bu suretle iki kabileyi barıştırır. Porga köyünden ayrılacağı zaman, kabilelerin ileri gelenlerinin, hediye olmak üzere atının terkisine pahası yüksek, çok kıymetli bir halıyı bağlamış olduklarını görür. Bu hediyeyi atının terkisinden çözer, güzel sözlerle, karşısındakilerinin gönüllerini incitmeyecek şekilde yeniden sahiplerine iade eder ve memnuniyetle Porga köyünden ayrılır.
Bir taraftan Boran köyünde imamlık ve zaviyede şeyhlik vazifesini deruhte ederken diğer taraftan arazi üzerinde ziraatla uğraşır, çalışır, didinir, eker, biçer, Allah ne verirse binbir defa şükreder, zaviyeye ya da hanesine gelen onlarca konuğu doyurur, onları memnun eder. O, müridlerine, evlâdına ve çevresine, dinî amelleri ile günlük meşgalelerini imtizâç ettirmelerini tavsiye ederek dünyevî iş ve çalışmalar içinde de Tevhide erilebileceğini beyan eder. Sonra… İşini gücünü bırakarak kendi peşinden gelmek isteyen müridlerine, işlerinin başlarına dönmelerini ister, dilenciliği, tembelliği ve asalaklığı asla tasvib etmez. Tarikatlarda son gaye olan fenâ ve vuslâtı elde edebilmek için her müridin ihtiyaç ve istidadına göre evrâd ve ezkâr denilen tarikat vazifelerine devam etmelerine ayrı bir ehemmiyet atfeder. İlmin en büyük fazilet olduğunu ve ihlâs sahibi olmanın İslâm’daki önemini bol boz izhar eder.
۞
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilânından sonra 16 Teşrin-i Sâni 1341 (Milâdi 1925) tarihinde Tekke ve Zaviyelerle türbelerin seddine ve türbedarlıklarla birtakım ünvanların men ve ilgasına dair kanun çıkar. Kanun yürürlüğe girdikten sonra Malatya’da bir yüzbaşı, askerle Boran köyüne gelerek, bir daha açılmamak üzere Fahrî Baba zaviyesinin kapısını yeni bir anahtarla kilitler ve kapıyı mühürler. Sonra… Şeriat ve Tarikata ait kitapların imha edilmesinin hükümetin kararı ve emri olduğunu, her vatandaşın bu emre uymakla mükellef bulunduğunu, uymayanların ağır cezaya çarptırılacağını ve vahim sonuçlar doğabileceğini sert bir dille ifade etmesi üzerine, Mustafa Baba, dört oda dolusu kıymetli ve paha biçilmez on binlerce kitabı, köylü ile beraber evinin karşısındaki bahçeye taşıyarak gözyaşları arasında hepsini yakar. Tekkeler kapatıldıktan sonra Diyanet İşleri Reisliğinin Tahrirat md. 2413 nolu tamimi yayınlanır. Bundan sonra Boran’daki Fahrî Baba zaviyesinin orta duvarı yıktırılır, aradan kaldırılır, böylece zaviye, bitişiğindeki mescide ilhak edilerek cami haline getirilir. Osmanlılar döneminde Mustafa Kemal imzasını kullanan Boran’lı Şeyh, Mustafa Kemal Atatürk zuhur edince Kemal ismini lağveder.
Boran’lı Mustafa Baba, 1947 yılında ilk Hac seferinde eskiden beri tanıdığı, aziz dostu, Hulâsat-ül Hakayık adlı eserin müellifi Erzurum Alvar’lı Hâce Muhammed Lûtfi Efendi ile Hac arkadaşlığı yapar. 1962 tarihinde ikinci hac seferinde Mekke ve Medine âlimlerinin ta’zim ve tekrimlerine mazhar olur, Malatya’da Kutub ittihaz edilir. Beldesinde bulunan kolordu komutanları ve bürokrat kesim Mustafa Baba’yı sevip sayarlar, karşılıklı ziyaretlerde bulunurlar, onun fikirlerinden istifade ederler. Valinin önünde ayağa kalkmayan Malatya’nın meşhur müftülerinden İsmail Hatip Erzen, Boran’lı Mustafa Baba’nın her ziyarete gelişlerinde ayağa kalkarlar, saygılarını izhar ederler. Boran’lı Şeyh, cemaatla kılınan namaza çok önem verir, bölgesinde camisi olmayan köylerde pek çok caminin yapılmasına vesile olur. Ömrünün hitamına kadar gerek Kâbe’ye karşı, gerek mürşidi Hacı Ömer Hüdayî ve Abdullah Fahrî Babaların kabirlerine karşı ayaklarını uzatarak yatmaz ve uyumaz. Böyle bir hareketi abes görür ve edebe mugayir telâkki eder. Hocası ve mürşidi Abdullah Fahrî Baba’nın büyük kızı Ayşe Hatun ile izdivacında henüz küçükken ölenler hariç beş erkek ve dört kız olmak üzere dokuz çocuğu olur. Çocuklarının isimleri sırasıyla şöyledir: Fahrî, Ömer Hüdayî, Lütfiye, Nadire, Şefika, Faik, Hayriye, Abdülkadir ve Ahmed. Çevresinde güzel huyu ve takvasıyla tanınır. 4 Kasım 1968 pazartesi sabahı saat beşte ve de Berat kandiline iki gün kala rahmeti rahmana kavuşur. Vasiyyeti üzerine Toygar köyünde Abdullah Fahrî Baba’nın kabri yanına defnedilir. Yazılı bir eser bırakmamıştır.
Boran’lı Hacı Mustafa Baba’nın vefatında Malatya ve çevresinde bazı ünlülerin sözleri:
“Göğün direği kırıldı.” (Elazığ’lı Tayyar Baba)
“Malatya’nın yarısı çöktü.” (Mamilo Hoca)
“Malatya’nın Kutbu gitti.” (Darendeli Osman Hulusi Ateş)
“Şeyhlerin Şeyhi Hakka yürüdü.” (Kebapçı İbrahim Baba)

Şeyh Hacı Mustafa Babai Boranî’nin bazı ahval ve menkıbeleri:

Bir yaz gecesi zaviyenin damında halka kurarlar zikrullah yaparlar. Dervişler cezbe gelirler tamamen kendilerini kaybederler. İşte tam bu esnada gençlerden Boranlı Mustafa Baba iradesini kaybeder, damın ucunda tepesi üzerine aşağıdaki sivri kaya parçalarının üzerine düşer. Kenarda zikrullah edenleri seyre dalmış olan bir kısım halk bu olayı görünce heyecanlanırlar: “Eyvah, muhakkak Mustafa ölmüştür. Çünkü düştüğü yerde taşlar vardı” derler. Bu düşünce ile merdivenden aşağıya koşuşurlar. Allah diyenler ise olaydan bihaberdirler, zikrullaha devam ederler. Tehlike yerine gidenler, hayretten kendilerini alamazlar. Çünkü Mustafa Baba hâlâ Cenâb-ı Allah’ın mübarek ismini yad etmekle meşguldür. Vücudunu dikkatle muayene ederler, hiçbir yerinin zarara uğramamış olduğunu görürler. Yalnız sağ kulağının üst kısmında bir damla kan mevcuttur. Zikrullah sona erer. Bu olayı Abdullah Fahrî Baba’ya bildirirler. Hazreti Şeyh: “O kan damlası da olmasaydı Mustafa’nın damdan düştüğüne kimse inanmazdı” diye buyurur.
۞
İnkılâbların yürürlüğe girip din adamlarına baskı, işkence, hapis ve ölüm gibi cezaların verildiği yıllardan bir gün, Boranlı Mustafa Baba, Malatya hükümet binasının yanında emniyet kuvvetlerinin çok olduğu bir yerde geçerken halktan bir kişi: “Boranlı Mustafa Baba gidiyor” diyerek yüksek sesle konuşmaya başlar. Yanındaki kişi bu cümleyi söyleyen adama çıkışır: “Yahu sen Boranlı Mustafa Baba demekle herifi ipe götüreceksin” der. O iki kişinin yüksek sesle konuşmalarını duyan Mustafa Baba ikinci konuşan şahısa şöyle der: “Efendi, ben beg değilim ki bana Mustafa Beg desinler, ağa değilim ki bana Boranlı Mustafa Ağa desinler, lâkaben bana Boranlı Mustafa Baba diyorlar, elbetteki adam da benim hakkımda bu cümleyi söyleyecektir.” Polislerin arasında Boranlı Mustafa Baba’nın bu konuşmasını duyanlar onun cesur bir kişiliğe sahip olduğuna kâni olurlar.
۞
Yaşlı bir öğretmen anlatır:
Maarif Müdürlüğünde tayinimi Dilek veya Boran köylerinde birine çıkaracaklardı. Bu iki köyden birine gitmemin tercihini bana bırakmışlardı. Bana demişlerdi ki: “Hocam, Dilek’in ahalisi kahvehanelerde oyuna ve içkiye düşkündür. Boran’da ise Mustafa Baba isminde bir zat var, Hû Hû çeker. Hangi köyü tercih ediyorsan seni o köye verelim.” Ben: “Beni Hû Hû çekenin köyüne verin,” cevabını verdim. Tayinimi Boran’a çıkardılar. Boran köyüne gittim, okulu gördüm, sonra Mustafa Baba’nın evine vasıl oldum. Oda cemaatla dolu idi. Şeyhin sohbetini dinledim, feyz aldım. Vakit namazına az bir zaman kala abdesti olmayanlar abdest almaya gittiler. Ben yerimden kalkmadım, çünkü cünubtum. Bir müddet sonra ezan okundu. Cemaat namaz kıldılar. Ben ise olduğum yerde oturuyordum. O gece o evde yattım. Yatağım Mustafa Baba’nın yatağı ile yan yana idi. Gece gözlerimi kapamış yatarken Mustafa Baba yatakta bana dürtüyor, yüksek sesle; hadi kalk, kalk namazını kıl diyordu. Ben gözlerimi açıp Mustafa Baba’ya baktığımda onun derin bir uykuda olduğunu görüyordum. Bu hal sabaha kadar devam etti. Gözlerime uyku girmedi. Sabahleyin Mustafa Baba’nın büyük oğlu Fahrî efendiye cünubluk özrümü ve o gece Mustafa Baba’nın derin uykuda iken müteaddit defalar bana dürttüğünü, sık sık; hadi kalk, kalk namazını kıl diye söylediğini ve sabaha kadar gözlerime uyku girmediğini bir bir anlattım. Fahrî efendi güldü. O gün Mustafa Baba’nın evinde boy abdesti aldım, Boranlı Şeyhin elinden tevbe ettim ve o günden bu güne dek ibadetlerimi aksatmadım.
۞
Malatya Devlet Su İşleri Müdürlüğünde görev yapmakta olan zahid bir mühendis Boranlı Mustafa Baba’nın ününü duyar. Bir gün Boran köyüne giderken içinde şöyle düşünür; Bu zatın hakikaten mürşidi kâmil olduğunu bileyim ki biraz sonra huzuruna gittiğimde bana baklava ikram ede… Mühendis bu düşünce ile Mustafa Baba’nın hanesine gelir. İçeri girdiğinde kalabalık bir cemaatla karşılaşır. Sofralar serilmiş, yemekler yenilmiş, sinilerin üzerine tabaklarla baklavalar getiriliyor. Boranlı Mustafa Baba, mühendise hitaben: “Heyran, tez gel ki baklavaya yetişesin,” der. Yoldaki düşüncesiyle bu olay arasında bağlantı kuran mühendis hayretler içinde kalır. O gün Mustafa Baba’nın elinde tevbe eder.
۞
Boranlı Mustafa Baba’nın Malatya’da ikâmet eden müridanından genç bir hatun, her gün konuşma hastalığına tutulmuş kayınvalidesinin küfürlerle dolu gevezeliklerine duçar olur. Bir gün yine aynı durum zuhur eder. Genç hatun, mürşidi Mustafa Baba’yı rabıta eder, ve: “Ey Pirim Boranlı Mustafa Baba, bu kadının baskısından sen beni kurtar. Bana himmet eyle” gibi niyazda bulunur. Bu duayı henüz tamamlamamıştır ki dış kapının zili çalar. Koşup kapıyı açar ve Boranlı Mustafa Baba’yı karşısında bulur. Buyur ederek içeri alır. Boranlı Baba yerine oturup hal hatırdan sonra kendisinden istimdat isteyen müridesinin kayınvalidesine öyle tesirli bir nasihatta bulunur ki, kayınvalide o günden sonra yaptıklarına pişman olur, tevbe eder, gelinine karşı insanca muamelelerde bulunur. Eski alışkanlık ve zorbalıklarından tamamen vaz geçer. Bir müddet sonra Boranlı Mustafa Baba’nın hanesine gelir, o da Baba’ya müntesib olur.
۞
Yeşilyurt’lu bir şahıs anlatır:
“Bizim Yeşilyurt’lu Ilıcalı Muhammed Efendi ile beraber Boranlı Mustafa Baba’nın ziyaretine giderdik. Her gitmemizde Baba Efendiye sormak üzere içimde birçok sualler hazırlardım. Ne var ki huzuruna çıktığımızda nutkum tutulur bir şey söyleyemezdim. O esnada Boranlı Mustafa Baba tek tek benim içimden geçirdiğim sualleri mübarek lisanıyla zâhire aksettirir, arkasından da cevaplarını verirdi. Dolayısıyla bu durum hayretimi mucib olur, Boranlı Baba’nın büyük bir veli olduğuna her defasında kanaat getirirdim.”
۞
Yeşilyurt’lu İbrahim Baba torunu Said Efendi şöyle anlatır:
“1966 yılında imamlık imtihanına girmezden evvel birkaç kez Boranlı Hacı Mustafa Baba’nın huzuruna gittim. Her defasında: Baba, yakında imtihana gireceğim, bana dua edin, diye halimi arz ettim. Baba her defasında: Oğlum Said, gam çekme… Cenâb-ı Allah’ın izniyle imtihanı kazanacaksın, diye karşılık veriyordu. Hakikaten de imtihana girdim, benimle beraber imtihana giren iki hafızın arasında Cenâb-ı Allah’ın izniyle, Baba’nın duası bereketiyle imamlık imtihanını ben kazandım. O gündür bu gündür görmüş olduğun Yeşilyurt Tepecik Camiî Şerifi imamlık görevine devam ediyorum.”
۞
Malatya’lı Mustafa Hayri Baba’nın müridlerinden Ahmed Gaffaroğlu anlatır:
“Bir gün Boranlı Hacı Mustafa Baba ile mümin bir kardeşin dükkanında oturmuş sohbet ediyorduk. Bir ara ben, Mustafa Baba’ya sordum: “Baba Efendi, bazı cezbeli hallerde kendimi kaybediyorum, sayha çekiyorum. Bu gibi hallerin şer’ân bir mahzuru olabilir mi?” Şu cevabı verdi: “Azizim, Sultan ül ârifin Bayezidi Bestamî böylesi cezbeli hallerde sağ tarafına üfürürmüş.” Ben: “Efendim, cezbe rüzgâra benzer. Karşıdan gelen rüzgâr hiç üflemekle gider mi” dedim. İçimden; bu adamdan iş yokmuş. Altmış yetmiş yıl Hak yoluna çalıştığı berheva imiş, diye düşündüm. O gece istihareye vardım. Şu rüyayı gördüm; önümde içleri çay dolu iki bardak vardı. İki bardakta çıtlayıp kırıldılar. Sonra Malatya Söğütlü Camiîne geldim. Boranlı Baba elinde bir süpürge ile caminin avlusunu temizliyordu. Aynı zamanda Söğütlü Camiî imamının Boranlı Mustafa Baba olduğunu görüyorum. Dedim ki: Efendim, süpürgeyi bana verin, biraz da ben süpüreyim. Dedi ki: Al. Süpürgeyi elime aldım, oraları iyice temizledim. Günlerden o gün Cuma imiş. Boranlı Mustafa Baba dedi ki; Şeyh Ahmed, minbere çık da hutbeyi sen oku. Bunun üzerine başıma fesi vurundum, sırtıma cübbeyi giyindim, minbere çıktım. Öyle bir hutbe irad eyledim ki cemaatın cümlesinin gözlerinde yaşlar boşandı. Sonra Cuma namazını kıldırmak için imamete geçeceğim esnada kendi kendime; Hazreti Şeyh dururken imamete geçmek bize düşmez, dedim. O anda uykudan uyandım. Bu rüyayı Malatya müftüsü Konyalı Mehmet Ulucan Efendiye anlattım. Şu yorumu yaptığımı da kendisine bildirdim: “Efendim, geçenlerde filân mü’minin dükkanında şöyle şöyle konuştuk. Rüya âleminde çay bardaklarının kırılmasını o iki kişinin gönüllerini kırdığıma hamlettim. Caminin avlusunu süpürmeyi de içimdeki kötü düşüncelerin bertaraf olduğuna yorumladım.” Müftü Efendi: “Evet, tam yorumladığın gibidir” dedi. Sonra bu rüyamı Boranlı Hacı Mustafa Baba’ya anlattım. O: “Oğlum, o rüya sizin saflığınızın mahsulüdür” cevabında bulundu.
۞
Yarımcahanlı bir şahıs anlatır:
“Bizim öküzlerden biri harmanda çokça buğday yemiş, karnı çok şişmiş, anormal bir hal almıştı. Bu vaziyette öküzleri önümüze katmış eve gidiyorduk. Yolda, atının üzerinde Yarımcahan köyünde Bekir Hocayı ziyarete gitmekte olan Boranlı Hacı Mustafa Baba ile karşılaştık. Boranlı Mustafa Baba, bizim karnı çok şişmiş öküzün anormal vaziyetini görünce dedeme hitaben: “Gaydo, bu öküze ne oldu?” diye sordu. Dedem: “Baba, harmanda buğday yemiş, bu yüzden karnı böyle oldu” cevabında bulundu. Boranlı Mustafa Baba: “Gaydo, yerden bir taş al, birkaç defa öküzün karnına bu taşı sür, inşeallah öküzün durumu düzelir” dedi. Dedem yerden bir taş aldı, öküzün karnına birkaç defa sürdü. Az zaman sonra öküzün şişkin karnı yeniden önceki sıhhatlı haline dönüştü.”
۞
Orduzu’lu bir müridi anlatır:
“Orduzu’da Sofî namıyla maruf bir kimse vardı. Bu sofî 1968 yılında bir gün bana: Münasip bir günde seninle beraber Boranlı Hacı Mustafa Baba’nın yanına gidelim, onun sohbetinde bulunalım, dedi. Kurban Bayramına bir haftalık zaman kalmıştı. Gitmek için Bayramın ikinci gününü kararlaştırdık. Nihayet Kurban Bayramının ikinci günü gelip çattı. Sofî ile beraber önce Malatya’ya gittik. Oradan bir dolmuşa binerek Eskimalatya’da Ali Baba türbesinin yanında indik. Sırayla Ali Baba, Ulu Cami, Üç Kardeş, Beş Kardeş ve Hötüm Dedeyi ziyaret ettik. Sonra yaya olarak bir saat mesafede bulunan Boran köyüne doğru hareket ettik.Çünkü Hacı Mustafa Baba o esnada Boran köyünde oğlu Faik Şahin’in evinde bulunuyordu. Yolda giderken İslâm’dan; namaz hakkında, oruç hakkında, tasavvuf ve nefis hakkında bir müddet konuştuk. Bir ara ben, Sofî’ye dedim ki: Sofî Efendi, inşeallah’ür-Rahman Babagilin hanesine vasıl olduğumuzda nice zatların, nice adsız velilerin ellerinde zikrullah çekilen halka tesbihini ve nice zatların başlarına giymiş bulundukları Kadirî Tarikatının hilâfet taclarını görürüz. Sofî, bana döndü: Acaba görmek nasib ve müyesser olacak mı? Diye sordu. Ben: Umarım görürüz, cevabını verdim. Bir saat sonra Boran köyüne vasıl olduk. Oğlu Faik Şahin’in hanesine gittiğimizde Boranlı Hacı Mustafa Baba evde yoktu. Torunları: Bayramlaşmaya çıktı, birazdan gelir, dediler. Odada oturduk. Az zaman sonra Mustafa Baba içeri girdi ve girerken de: Bu efendiler, taç ile tesbihi görmek isterler, getirin de görsünler, dedi. Babanın ağzından bu sözü duyan Sofî, benim yüzüme baktı, kafasını salladı; Haza evliya imiş, der gibi bir hali vardı. Torunları taçları ve tesbihi getirdiler. Boranlı Baba, taçları başımıza vurdu, tesbihi gösterdi, bizlere dua etti.”
۞
Yine Orduzu’lu aynı müridi anlatır:
“28 Temmuz 1968 Pazar günü idi. Yeşilyurt’taki bir seveni Boranlı Hacı Mustafa Baba’yı hanesine davet etmişti. Baba, bu durumu bana nakletti, benim de kendisiyle beraber Yeşilyurt’a gelmemi beyan ettiler. Kararlaştırılan gün Malatya Yeni Camiinin önünde buluştuk. Bir müddet Caminin içine açılan büyük kapının dış kısmında yan tarafta oturduk. Ben, kendisine Mukarreb Melekler hakkında birkaç sual sordum, o da cevap verdi. O esnada Boranlı Hacı Mustafa Baba’nın üç-dört yârânı yanımıza geldiler. Vefat eden bir dostunun o gün üçüncü günü olması münasebetiyle okutulacak Mevlid-i Şerife davet ettiler. Öğle namazından sonra onbeş, yirmi kişilik cemaatla taziye evine gittik. Mevlid-i Şerifin akabinde Boranlı Baba, insanı manevî âleme sürükleyen sesiyle Kur’ân okudu ve çok tesirli bir dua irad eyledi. O anda gördüğüm kadarıyla birçok kişi gözyaşı döküyorlardı. Yemek yedik, takriben yirmibeş-otuz kişiyle beraber taziye evinden ayrıldık. Yeşilyurt dolmuş durağına gittik. Cemaat teker teker Boranlı Şeyhin eline uzandılar, müsaadesini alarak yanımızdan ayrıldılar. Dolmuşa bindiğimizde ikindiye bir saat kadar zaman kalmıştı. Dolmuş hareket etti, on dakika sonra Yeşilyurt’ta indik. Durakta birkaç yârânın Boranlı Mustafa Baba’yı beklediklerini gördüm. Edeble Şeyhin eline uzandılar, koluna girdiler, bizi davet eden eve götürmek istediler. Boranlı Baba; Burada bir torunum var. Önce onu ziyaret edeyim. İkindi namazından sonra geliriz, diyerek onlardan müsaade aldı. Yeşilyurt’ta kız torunugile gittik. Epey oturduk. Sonra ikindi namazını kılmak üzere camiye gittik. Namazda imamete Boranlı Mustafa Baba’yı geçirdiler. Namazdan sonra cemaatla beraber davet eden eve gittik. Akın akın pek çok kişi geldi. Cemaatla akşam namazını kıldık. İmamette Çırmıktılı İbrahim Baba torunu Said Efendi bulunuyordu. Akşam yemeğini yedik. O esnada sağ ayağı beyaz bir bezle sarılı, koltuk değneklerine basarak gelen Yeşilyurt’lu Demirci Mustafa Efendiyi gördük. Geldi Boranlı Şeyhin yanına oturdu ve; Baba, ayağım çok ağrıyor, yürüyemiyorum, lütuf buyurunuz da biraz okuyunuz, dedi. Boranlı Mustafa Baba, ellerini ağrıyan şişmiş ayağın üzerinde gezdirdi, okudu, üfledi. Yine cemaatla yatsı namazını kıldık. Akabinde sohbet yapıldı. Sohbetten sonra cemaat Boranlı Şeyhden müsaade aldılar, o evden ayrıldılar. Bu esnada koltuk değnekleriyle gelen Demirci Mustafa Efendi, değnekleri kullanmadan tıpış tıpış yürümeye başladı, rahat bir şekilde koydu gitti. Bu olayı görenler taaccüpten kaldılar. Nihayet Boranlı Mustafa Baba da ev sahibinden müsaade aldı. O geceyi kız torunugilde geçirmek üzere kalktık. Ev sahibi dostu koluna girdi, Boranlı Şeyhi torunugilin hanesine kadar götürdü. O gece orada yattık.
۞
Boranlı Hacı Mustafa Baba, pazartesi ve cuma geceleri olmak üzere haftada iki kez Peygamber-i Zişan (S.A.V.) Efendimizin ruhaniyetleriyle mülâki olup onun direktifleri doğrultusunda hareket ederler.
۞
Boranlı Şeyhin ömrünün son yıllarında gözlerinin görme kabiliyeti çok azalır. Ancak güneşli havalarda karşısında bulunan varlıkları karaltı şeklinde görebilir. Yolda giderken kalb gözüyle gördüğü mü’minlere selâm verir.
۞
Oğlu Hüdayî Şahin anlatır:
“Babam, geceleri yatakta yatarken gözlerini kapar, sabahlara kadar Allah’ı zikrederdi. Bu durum nefes alış verişlerinde belli oluyordu. Gecenin hangi saatinde Baba demiş isem hemen cevap vermiştir. O devamlı sah idi.”
۞
Boranlı Hacı Mustafa Babanın ilk zevcesi Ayşe hatun 1955 tarihinde vefat eder. Çocuklarının isteği üzerine 1958 tarihinde Hatice Hoca ile ikinci izdivacını yaptıktan sonra Malatya’ya yerleşir. Hatice Hoca 1965 yılında vefat eder.
۞
Boranlı Mustafa Baba, pek çok defa demişlerdir ki:
“Rahman’ın yolunda ne öğrendikse hepsini Abdullah Baba’ya borçluyuz. Eğer insanlar arasında tanındıksa onun sayesinde tanındık. Abdullah Baba olmasaydı bizi kimse tanımazdı.”
۞
1958 tarihinde cemaatın kalabalık olduğu bir anda bir kişi: “Baba efendi, bir şayia çıkmış. Diyorlar ki: Ay’a çıkacaklar, Ay’ı keşfedecekler. Bu konuda siz ne buyurursunuz?” Diye sorar. Boranlı Hacı Mustafa Baba, kısa bir müddet sakalını ovalar, tefekküre dalar, sonra: “Evet, yavrum, Cenâb-ı Allah’ın insanlara bahşetmiş olduğu akıl ve zekâ sayesinde Ay’a da çıkarlar, yıldızlara da çıkarlar” cevabında bulunur.
۞
Milâdi 1968 yılında 4 Kasım Pazartesi sabahı ve de Berat kandiline iki gün kala, müezzin minarede sabahın salât u selâmını okurken, Boranlı Hacı Mustafa Baba sağ yanı üzerine yatmış bir vaziyette Kelimei Tevhidi getirerek ve “Hûûû” diyerek ruhunu Hakka teslim eyler. Ruhunu teslim edeceği ana dek Kelimei Tevhid ve Hz. Peygamber’e salât u selam getirir, ondan rivâyet edilen duaları okur. Ölüm anında hiçbir zorluk ve sıkıntı alâmetleri kendisinden görülmez. Mustafa Baba, ruhunu Hakk’a teslim ettikten sonra büyük oğlu Fahri Şahin, Hazreti Şeyhin takma dişlerinden alt dişlerini çıkarır fakat üst dişlerini bir türlü çıkaramaz. O anda Boranlı Baba ruhu kabzolunmuş olduğu halde kendi sağ eliyle üst dişlerini çıkarır, yanındaki sandalyenin üzerine koyar. Vefatından dört gün evvel oğullarına-kızlarına: “Üç gün ile beş günün arasında vefat edeceğim” der. Vefat edeceği günün akşamı kendisine: “İyisin inşeallah Baba efendi” dediklerinde, Boranlı Hacı Mustafa Baba: “Habibi Zişan (S.A.V.) Efendimizden yirmi yıl fazla yaşadım. Bu, Cenâb-ı Allah’ın büyük bir ihsanı değil mi” karşılığını verir. Malatya’da Emeksiz caddesinde ortanca oğlu Hüdayî Şahin’in evinde vefat eder.
۞
Malatya’da Adil Akkoyunlu isimli bir şahıs anlatır:
“1987 yılı Hac mevsimi idi. Kâbe’de Altınoluk’un karşısında bir gurup cemaatı oturur gördüm. Türk olduklarına kani olup yanlarına gittim, selâm verdim. Başlarında bulunan kişiye Türkiye’nin neresinde olduğunu sordum. O zat; Malatya’nın Darende ilçesinde olup isminin Osman Hulûsî Ateş olduğunu beyan etti. Bunun üzerine kendimi onlara takdimle Malatyalı olduğumu söyledim. Benim Malatyalı olduğumu anlayan Darendeli Hacı Hulûsi Efendi şöyle konuştu: Malatya’daki dostları hep kaybettim. En son bir dostum kalmıştı, onu da kaybettim. Bundan böyle Malatya’ya eskisi gibi sık sık gelmiyorum. Adil der ki; kendisine sordum: O dostun kimdi? İsmi ne idi? Osman Hulûsi Ateş cevaben şöyle dedi: Boranlı Hacı Mustafa Efendi idi.
۞

Boranlı Mustafa Baba’nın anlatımlarından bir-iki kesit:

Ben fakir (Mustafa Düzleme) on dokuz, yirmi yaşındayken mana yolunda dedem Boranlı Mustafa Baba ile hemdem olduğumda Hazretin insana ümit veren şu mübarek sözleri hâlâ kulaklarımda çınlamaktadır:
“Dünyada insanoğlunun ulaşamayacağı tek şey vardır. O da nübüvvet makamıdır. Bu kapı peygamber i Zişan (S.A.V.) Efendimizle hitam bulmuştur. Fakat velâyet kapısı kıyamete dek açıktır ve açık kalacaktır. Çünkü Cenâb-ı Allah böyle buyurmuştur. Burada aklımıza şu soru gelebilir: Bu kapı kimler için açık kalacaktır? Mevlâyı arzulayıp Hak yolunda gidenler için… Talep denizine dalıp azim ile yüzenler için… Yaradanın uğrunda nefisleriyle ve mallarıyla cihad edenler için…
Her meslekte olduğu gibi rah-ı vaslullahda (Allah’a kavuşma yolunda) da insanoğlunun önüne pek çok derin derin hendekler, yüksek yüksek dağlar, mazlumane cemalli şeytanlar çıkarlar. Bu zamanda insana lâzım olan odur ki ümitsizliğe düşmeye. Bilakis azim ve sebatla çalışma gayretini gittikçe daha fazla artıra.”
Yine bir gün kalb ilminden bahisle şöyle buyurdular:
“Kastedeceğim kalb sineye çarpan et parçası olmayıp manevidir. Hakaik-i kâinatın çekirdeğini teşkil eder. İnsanoğlu işte bu kalb ayağıyla Cenâb-ı Mevlâya vasıl olur. Bunun için ilk başta bilinmesi lâzım olan mefhumlar; riya, nifak, gurur, hased, benlik, şöhret, ucub, kibir, cimrilik gibi ruhî hastalıklardır. İnsan bu hastalıklarını anlamadığı gibi zanneder ki dünyada kendisi gibi mükemmel ahlâklı ve çok dindar hiç kimse yoktur. Kur’ân-ı mübinde: İnananlara artık o zaman gelmedimi ki kalbleri Allah’ın ihtarı ve açıklanan hakikat karşısında huşûa varsın. Evvelce kendilerine kitap gönderilenlere (Yahudi ve Hristiyana) benzemesinler. Onlar ki, basiret müddeti uzatıldığı halde kalbleri katı kalmışlardır (Hadid sûresi, âyet:16) âyeti nazil olmuştur. Bu âyeti kerime kalbin hastalıklarına işaret ediyor. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz: Katı kalb Allah’dan uzaktır buyurmuştur. Yunus Emre (k.s.):
Taş gönülden ne biter
dilinden ağu tüter
nice yumuşak söylese
sözü savaşa benzer
diye haykırır.
Kalbi bu gibi hastalıklardan kurtarmak için ne yapmak lazımdır diye sorulacak olursa, üç şey lâzımdır cevabı verilir: Birincisi sünneti seniyyeye ittibadır: Çünkü Peygamberin (S.A.V.) yol ve gidişatından daha iyisine rastlanmamış, bundan sonra da rastlanmayacaktır. İkincisi tefekkürü mevttir: Ensardan biri Resûlullah (S.A.V.) Efendimize sordu: – İnsanların en akıllısı kimdir? Şöyle buyurdular: –Ölümü en çok hatırlayan ve ölüm için en ziyade hazırlanandır. İşte bu gibiler en akıllı kimselerdir. Dünyanın şerefini, ahiretin iyiliğini alıp götürürler. Üçüncüsü kâmil bir mürşit bulup bey’at etmektir: İnsan, yüzündeki ayıpları net ve berrak olarak ancak ayna sayesinde gördüğü gibi manevî ayıplarını (hastalıklarını) da kâmil bir şeyhile görebilir. Olgun mürşit söz ve haliyle müridinin manevî hastalıklarını tedavi eder. Sıtkı safa, zevki vefa, talebi Mevlâ bunlardandır.”
Tevazu ve ilmin yanı sıra dirayet ve firaseti, takva ve muhabbetinin yanı sıra yiğitlik ve büyüklüğü ile nümune-i imtisal olan Boranlı Baba vaz u nasihatlarıyla muhataplarını mest ü hayran bırakıyor, insana ilk başta lâzım olan şeyin ahlâk olduğunu söylüyordu:
“Kişi evvelâ hal ve hareketlerine bakıp gidişatını en ufak teferruatına kadar tetkik etmelidir. Şerî şeriften uzak olan kavil ve fiillerini terk etmeli, yerine Kur’ân ve Resûlullah tarafından emredilmiş olan hüsnü ahlâkı koymalıdır. Ahmedi Muhtar (S.A.V.) Efendimiz temiz ahlâkı ibadet saymış şöyle buyurmuştur: Güzel ahlâk amellerin en efdalıdır. Mal ile halkı memnun edemezsen iyi huyla memnun eyle. Zira iyiliklerin en güzeli iyi ahlâktır. Ahlâk, ilim ve sanatla beraber akla ve vicdana hayat verir. Âlemin nizam ve intizamı ancak ahlâk ile mümkündür. Bir şahsın Şerîat ipine ne derece bağlı olduğu ahlâkının az veya çok olduğundan belli olur. Ahlâk ilimden mukaddem olup edep ile mükerremdir. Ahlâk Müslümanlığın gayesi ve dinin temelidir. Binaenaleyh Habibi Zişan (S.A.V.) Efendimiz: Ben ancak ahlâki güzellikleri tamamlamak için gönderildim, buyurmak suretiyle ahlâkın ne büyük bir değere haiz olduğuna işaret ediyor. Ebu’d-Derda (R.A.) yoluyla rivayet edilen bir Hadisi Şerifte sevgili Peygamberimiz (S.A.V.): Kıyamet gününde mü’minin mizanında güzel ahlâktan daha ağır bir şey yoktur, buyurmuşlardır. Ebu Hureyre (R.A.) yoluyla rivayet edilen bir başka Hadisi Şerifte: Mü’minlerin iman yönünden en kâmil olanları ahlâken en güzel olanlarıdır, buyurulmuştur. Üzerimize ahlâkı Peygamber hil’atını giyip hakiki mü’minler safına girelim. Hem dünyamızı hem de ahretimizi mamur kılmak için gayret sarfedelim. Hakiki Müslüman odur ki, elinden ve dilinden diğer Müslümanlar emin olalar. Nitekim Serveri Kâinat (S.A.V.) Efendimiz: Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların selâm olduğu kimsedir, emrinde bulunuyor. Bir insan ne kadar çok taat ve ibadetlere sarılmış olsa, diğer yönden ise kötü ve çirkin huylarını bırakmak azim ve gayretinde bulunmasa o kimse yapmış olduğu taat ve ibadetlerden bir feyz alamaz. İş bu hal üzere bulunduğu müddetçe yevmi kıyamette o taat ve ibadetler dürülüp bükülerek sahibinin yüzüne çarpılır. Mürşidi âlem Muhammed Mustafa (S.A.V.)’nın hal ve hareketlerini inceleyip öğrenerek bizzat kendi üzerinde tatbik etmeye çalışan bir kişinin yapmış olduğu az bir amel, ahlâk mefhumuna riayet etmeyen diğer bir şahsın batmanlarla yaptığı amele mürehcahtır…”
Hanemizi şereflendirdiklerinde Tarikin bazı kurallarından bahisle viran olan gönül mabedimi süratle imar ve ihyaya yöneldiler:
“Yavrum!.. Çalışmış olduğumuz bu ilim öyle yüce bir ilimdir ki insanoğlunu her iki cihanın saadetine erdirir. Bu ilmin adına ilmiledün: Hakikati bilme denir. Gitmiş olduğumuz yol, peygamberlerin ve velilerin yoludur. Bu ilim okuyup yazmak ile öğrenilmez. Hal ile tatmak ile öğrenilir. Binaenaleyh erenler demişlerdir ki: Men lem yezuk lem ya’rif: Tatmayan bilmez. Bu yolda tahkikan takva libasını giymek gerektir. Zikrullaha, Tevekküle, Sabıra ve Tevbeye çok devam edilmelidir. Ashabtan Muaz İbni Cebel (R.A.) şöyle buyurur: Peygamber (S.A.V.) Efendimizden son olarak duyduğum söz şudur: Kendisine: – Hangi amel Allah’a hoş gelir? diye sordum. Cevaben: – Dilin Zikrullahla ıslanmış olarak vefat etmendir, buyurdular. Zikrullah öyle yüce ve mübarek bir iştir ki devamlı yapıldığı müddetçe taklit olarak da söylense zamanla tahkike çevrilir. Gönlü ayna gibi pak eder. Tahkikan yapılan zikrullah ile insan bütün günahları bırakır. Bir an olsun iyilik yolundan ayrılmak istemez.”
Yine başka bir zamanda zikrullahın farz-ı daim olduğunu beyanla dilimizin devamlı zikrullah ile iştigal etmesini sağlık veriyor. Zikrin faziletini zihinlere aşağıdaki şu minval üzere aksettirmeye çalışıyordu:
“Zakir her an Mevlâsını zikreder. Onun için üç zevk vardır. Bunlar: Zikir, şükür, sabırdır. Dilde Cenâb-ı Hakk’ı anar. O ses kalbe gider. Yaradanın sıfatları ve fiilleri gelir hatırına. Bu hal ile kendini kaybeder. Çünkü gönlünü iyice Allah’a vermiştir. Öyle bir an gelir ki, cemî azaları da zikrullaha iştirak ederler. Gönüldeki hicap zikrullah ile yırtılır yerinde muhabbet ve havf (Allah korkusu) hasıl olur. Kur’ân-ı Hakîmde: Allah anılınca yürekle oynar, (Enfal sûresi, âyet:2) emri geçer. Bu âyet, Allah korkusunun temelinin ve haşyetin başlangıcının zikrullah olduğunu apaçık bildirir. Zikrullah, kalbi marifet nuruyla parlatır. Ekmel-i Resul (S.A.V.) Efendimiz bir Hadis-i Şerifte şöyle buyuruyorlar: Her şeyin bir cilâsı vardır. Gönül cilâsı da lâ ilâhe illallah Muhammeden Resulüllahdır. Diğer bir Hadis de: Allah indinde nasın derece bakımından en yüksek olanları, Cenâb-ı Mevlâyı zikredenlerdir, buyuruluyor. Nebiyi Zişan (S.A.V.) Efendimizin bu Hadis-i Şerifte bildirmiş olduğu zakir, Allah Celle ve âlâ Hazretlerini zikrederek onun emirlerine harfiyen imtisal, nehiylerinden ictinab eden kişidir. Zikirde dikkat edilecek nokta dil ile beraber kalbi de harekete geçirmek ve Allah’ın rızasını gözetmektir. Böyle zikirde çok büyük sevaplar vardır. Resûl-i Zişan (S.A.V.) Efendimizin: Münafıklar gösteriş yapıyor deyinceye dek Allah’ı anınız, buyrultusu işte bu zikre işaret ediyor. İnne zikrellahi teâlâ şifâ’ün: Allah’ı zikretmek manevî hastalıklara şifadır, Hadis-i Şerifi böylesi zikirle olur…”
Şifahi bir sohbetinde kısaca ilham konusunda buyurdular ki:
“Cenâb-ı Allah (c.c.) Hazretleri, teşbihte hata olmaz, her insanın kalbine bir nohut tanesi büyüklüğünde nurî ilâhi tecelli eylemiştir. Her kim ki Şerîatı Muhammediyeye can ü gönülden bağlanırsa o kişinin kalbindeki ilâhi nûr manevî bir alevlenme ile yavaş yavaş genişler ve bir zaman sonra sâlikin yüzünde tecelli eyler. O zaman ehl-i sâlikin yüzü nurlanır, ağzından çıkan her kelimeyi ilham ile söyler. Söylenen o kelime ve cümleleri o anda ne söyleyen ve ne de dinleyen fehmedebilir. Konuşulan lâfların ortaya koyduğu muazzam anlamlarının nereden geldiğini idrak edemezler. Konuşulanlara söyleyen de hayret eder, dinleyen de hayret eder. Bu hal şu misalle daha iyi anlatılabilir: meselâ bir koyun veya bir inek yem yemeyip su içmese onun sütü olur mu? Tabîdir ki olmaz. Fakat hayvan hem yer ve hem de içerse o zaman sütü olur. Fakat hayvan bilmez ki o süt, yeme ve içme sayesinde hasıl olmuştur. İşte o insan da böyledir. Onun söylediklerini karşısındakiler ve yanındakiler hayret içinde dinlerler. Zannederler ki o sözler bir kitap mahsulüdür. Halbuki o sözler kitaptan alınmış değildir. Hak ilmiyle söylenir. Söyleyen adam da söylemiş olduğu sözlerin nereden geldiğinin pek farkında değildir.”
Yine bu meyanda iki ağaç kavanostan örnek verir:
“İki ağaç kavanos alalım. Birinin içine bal, pekmez, ekşi vb… koyalım. Diğeri ise boş kalsın. Birkaç gün sonra kavanoslara dıştan bakıldığında hangisi dolu, hangisi boş hemen anlaşılır. Çünkü içi dolu olan kavanosun içindeki maddenin rengi kavanos ağacının dışına aksetmiştir. Boş kavanos ise olduğu gibidir.”
Hazret, 1967-1968 yıllarında kısa aralıklarla hanemize teşrif ettiklerinde, gündüz, eğer ben uyuyorsam kadri âli nutkuyla ve esprisel bir şekilde: “Mustafa, gece ibadetini bol bol yaptığından uyku ihtiyacını gündüz karşılıyor,” diyor, tebessümle beni Hak yolunda çalışmaya teşvik ediyordu.
Boranlı Mustafa Baba, kendi anlatımıyla, bir zamanlar kürsüde ve mimberde vazu nasihatlarını müzekkin-nüfus adlı eser doğrultusunda ortaya koyarmış… 1968 yılının başlarında Abdu’l-Bâri En-Nedevi isminde Hindistanlı Yeni Felsefe Kürsüsü Sâbık Profesörünün Tasavvuf ve Hayat adlı eseri elime geçti. Bu kitaptan birkaç sahifeyi dedeme okuduğumda, O, eseri çok beğendi.
Beraberliğimizin birinde Hazretin Eşrefoğlu Rumi’den alınma: “İlâha pâdişaha bi-niyaza-yüce dergehine geldim hudâya…” başlıklı münâcatı, Niyazi’nin bir ilâhisini, yine Âşık Kuddûsi’nin: “Ey Rahmeti bol Padişâh-cürmüm ile geldim sana.” münâcâtını terennüm ettiğine şahit oldum.
1925 tarihinden önce dergâhlar faaliyette iken zikir meclislerinde Tevhid faslının başında Kuddûsi Baba’nın: Ey derde dermân isteyen-Gel halka-i Tevhide gir…” başlıklı beyitleriyle daha başka ilâhilerin okunduğunu anlatmaya çalışmışlardı.
O zamanlar henüz gençtim. Dedem, ifadelerini benim seviyem doğrultusunda ortaya koyuyordu. İnsan ve toplum psikolojisini çok iyi bilen bir kimseydi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder